Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

Sayfalar

23 Ocak 2011 Pazar

İğrenç Espiriler

İğrenç Espiriler:
  1. Aloooo Aslı evdemi? Hayır aslı yok fotokopisi var.
  2. Ailenin bir ferdi kimdir? Kim olacak Ferdi Tayfur
  3. Makyaj yapmayan sayılara ne denir? Ne denecek elbette doğal sayılar
  4. Converse bile o kesin vermez.
  5. Duvarı beyaza boyadım tavanı Cem Yılmaza
  6. O Beren Saatse buda Ahmet Dakika
  7. Sütten ağzı yanmış yoğurttan ağzı düz.
  8. Seni adam sanmıştım, oysa sen başkasının adasıymışsın
  9. Adam bankada sıra bekliyormuş karısı masa
  10. En kötü baza hangisidir? Elbette abaza
  11. İçimde biracı var. Bira almak için uzağa gitmiyorum.
  12. Saçı olmayan ile nedir? İlkel
  13. Kuşların gittiği kafeye ne denir? Kuş kafesi
  14. Adamın biri hayatından bezmiş, karısıda kumaş.
  15. Sizin arabanız Alman malı, bizimki kilimalı
  16. Matematik dersinde denklem çözerken herkes dışarı çıkmış neden? X'i yalnız bırakmak için.
  17. Hapis yatmışım ha temiz ne farkeder.
  18. Sin Sağtürk, Cos Sağtürk, Tan Sağtürk
  19. Sıfır atan, Yedi tane yiyen ilimiz hangisi?  07 Antalya
  20. İngilizler kendi kıllarına ne der? Michael (Maykıl)
  21. Adamın kafasına buda heykeli düşmüş, Karısı başımıza buda mı gelecekti demiş.
  22. Bu gece seni kınıyorum, çünkü senin kına gecen
  23. Dün kazı kazandan kaz kazandım.
  24. Caiz olmayan şeye ne denir?Ca isn't.
  25. Geçen ay şubattı. Bu ay bu batacak.
  26. Sinüs 60 Cosinüs tutmuş.
  27. Baykuşlar vedalaşırken ne der? Bay bay baykuş.
  28. Geçen ay röntgen filmi çektirdim yakında sinemalarda.
  29. Yemeğin suyuna kim bandı. Kim olacak koli bandı.
  30. Adamın biri kalemi yere atmış ama düşmemiş neden? çünkü pilot kalemmiş.
  31. Bu nescafe o Nurgül Yeşilçay
  32. Denizaltının bir üst modeli nedir? Deniz yedi.
  33. Şu sıralarda depresdayım, stres amcam
  34. Yılandan korkma, yılmayandan kork.
  35. Geçen file çorap aldım, zürefeya almadım.
  36. Aynanın karşısında oynama, manganın karşısında oyna.
  37. Ben hikaye yazarım Ebru Destan,
  38. Masada hangi örtü kullanılmaz? Bitki örtüsü.
  39. Tekelin nesi var? İki elin sesi var.
  40. Evet sayın seyirciler top ağlarda, ben ağlamazmıyım?
  41. İneklerin sevmediği element hangisidir? Az - Ot
  42. Amcam tır kullanır, Leonardada Vinci
  43. Ben yedigün içiyorum tavsiye ederim sen onbeş gün iç.
  44. Kırmızı giyen erkeğe ne denir? Albay
  45. Can boğazdan gelir çünkü Emirganda oturuyor.
  46. Olay sandığın gibi değil bavulum gibi.
  47. Derin dondurucular doğum yapamaz neden? Yumurtalıkları yokta ondan.
  48. Limon ne zaman sıkılır? yalnız kalınca.
  49. Hangi yazı okunmaz? Alın yazısı.
  50. Adamın biri çatıya çıkmış intihar edecekmiş ama aşağıdan biri geçince etmemiş. Kim geçmiş Vazgeçmiş.
  51. Bir kadın süs dükkanına girmiş ölmüş neden? Çünkü ölü süsü vermiş.
  52. Bir basket takımının oyuncuları hep birlikte tetenoz olmuş neden?çünkü maç çok paslı geçmiş.
  53. Adam yalana yer yok demiş yalan ayakta kalmış.
  54. Osman dönerse ne olur? os-WOMEN
  55. Her hakkı saklıymış. Bende Hakkı nerede diyordum.
  56. Kimya dersleri kaldırılıyormuş neden? Çünkü kim olduğunu bulmuşlar.
  57. Geçen gün ayakkabıcıya gittim sıkıyorsa alma dedi korktum aldım
  58. Sağdan sanayi soldan banayi
  59. Sinop ve Giresun neden bu kadar güçlüdür?Arasında Ordu olduğu için.
  60. Geçen gün fırında patates yedik çok sıcak geldi bahçeye çıktık.
  61. Bir adam sihirli lambayı bulmuş.Cin benden ne dilersen dile demiş.Adam da özür dilemiş.
  62. Beni iki raunt dayandım Mehmet Ali Birand.
  63. Abi saatin çalışıyor mu?Benimkine de iş bulsana.
  64. Spiderman ağ atamıyormuş neden?Çünkü ağ bağlantısı kopmuş.
  65. Baba bozuk paran var mı?Varsa ver ben tamir edeyim.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Ne Dedin?

Ne Dedin?

Her tarafın yemyeşil olduğu bütün hayvanların huzur içinde yaşadığı bir orman varmış. Ormanda diz boyu otlaklar ve her hayvana yetecek kadar su mevcutmuş. Ormandaki düzeni Ormanın kralı aslan yürütüyormuş. Bu işleri yürütmek için kendisine yardımcılar edinmiş. Yardımcılar kendi aralarında iş bölümü yapıp güvenliği sağlarlarmış. Bir gün ormanda bir huzursuzluk çıkmış hayvanlar kral yardımcısı sırtlandan şikâyetçi olmuşlar. Aslan tüm yardımcılarını toplamış:
-Nedir mesele anlatın bakalım demiş.
-Efendim aslında büyük bir sıkıntımız yok ama bazı hayvanlar kurallara uymamakta ısrar ediyor, bende uyarınca sıkıntı oluyor der sırtlan.
Söz alan kaplan:
-Efendim bendede aynı şeyler oluyor bende uyarıyorum ama bana herhangi bir sitemde bile bulunmadılar der.
Bu söz üzerine aslan bu işin içinde başka bir iş var der sırtlanla kaplana sorar:
-Sen ne söyledin, nasıl uyardın diye sırtlandan yana döner. Sırtlan
-Efendim ben bu iş sizin göreviniz yapmak zorundasınız. Yapmayacaksanız biz gereğini yaparız ona göre davranırız diye söyledim onlarda bana kızdılar hâlbuki haksız olan onlar ve özür dilemeleri gerekirken birde böyle davranmaları gücüme gidiyor der.
Aslan hiçbir şey demeden kaplana döner:
-Sen ne yapıyorsun ne söylüyorsun birde senden dinleyelim der.
-Ben önce selam verip yanına varınca bir sıkıntısı olup olmadığını sorar yardımcı olabileceğim husus var mı onu sorarım. Sonrada işlerin pek yolunda gitmediğini bu konuyla ilgili beklentilerin karşılanmadığını söyleyerek daha dikkatli olması gerektiği konusunda uyarırım.
-Bende aynısı yapıyorum zaten der sırtlan.
-Anlaşıldı arkadaşlar sizin ikinizde aynı şeyleri yapıyorsunuz ama yakınınızdakilere ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğinizde önemlidir. Satmak için önünüze aldığınız bal kavanozu kendisini sattırmaz. Satış yapan şey sizin suratınızdır. Diliniz bal satarken suratınız sirke satmasın. Unutmayın ki tatlı dilin açamayacağı kapı yoktur.

Çoban Yıldızı

Çoban Yıldızı

Çocuk düşünceli durmakta, kafasını kurcalayan bir şeyler olduğu karşıdan belli olmaktadır.  Bir süre sonra kafasını kaldırıp dedesine bakarak:
-Dedeciğim bir şey sorabilir miyim?
-Tabii yavrucum sor bakalım neymiş sormak istediğin mesele?
-Bu gün okulda derste duydum ama pek anlayamadım. Gezegenlerden birisi sabah güneş doğmadan hemen önceye kadar gözüküyormuş ayrıca akşam da güneş batar batmaz gökyüzünde en erken görünen gökcismiymiş. Neden en geç gözükür nasıl en erken gözükür bunu anlamadım.
-Tamam, yavrum sorunu anladım. Ben gökbilimci değilim ama bildiğim kadarı ile sana anlatayım. Uzayda bir birinden çok farklı gökcisimleri vardır. Bunlar bize ısı ve ışık veren güneş bunun yanında yıldız, ay ve gezegenlerden oluşur. Gezegenler güneşten aldığı ışığı yansıtırlar aynı ay gibi. Ay ve gezegenler ısı ve ışık kaynağı değildir.
-Eee
-Yavrum bahsettiğin gök cismi de bir gezegendir. Uzaklık sırasına göre güneşe uzaklıkta ikinci sıradadır. Adı da Venüs’tür.  Venüs birçok ülkede adı efsanelere karışan hakkında hikâyeler anlatılan bir gezegendir. Venüs güzelliği temsil eder hatta Yunan mitolojisinde güzellik tanrıçasıdır. Her toplumda Venüs gezegenine ait çok değişik hikâyeler vardır. Ama bizde bilinen hikâyesi daha başkadır.
-Dede anlatır mısın?
-Anlatırım çocuğum. Sen istersinde anlatmazmıyım. Çok eskiden Toroslar da yaşayan bir Avşar Beyi varmış. Avşar beyinin dillere destan güzellikteki Zühre adında bir kızı varmış.  Zühre bir ay gibi parlak muhteşem bir ceylan gibi kıvrak ve herkesle muhabbet eden hoşsohbet birisi imiş. Zühre kıza obada herkes tutkunmuş. Güzelliği diğer obalara çevreye duyulmuş. Nice zenginler, beyler gönül vermiş bu Avşar güzeline ama güzelin gözü kimseyi görmüyor.
Çünkü o gönlünü çok önceden beri babasının yanında çobanlık yapan birisine kaptırmıştır. Çobanda bey kızını sevmekte ama ekmek yediği kapının kızına bakmaktan çekinmekte, sevgisini dağlar maralı ceylan bakışlıya diyememektedir.  İkisi de birbirini sevmekte fakat sevgisini söyleyebilen yok ortada ne yazık ki. Dağlar çobanın yoldaşı, kavalı sırdaşıdır. Her derdini kavala üfler kaval yanık sesiyle dağlarda yankılanır. Çobanın yanık türkülerinin sebebi bütün obada bilinmeye duyulmaya başlar.
Elbette bu olayı Avşar Beyi’de duyar. Kız bir hata yapmadan evereyim diye düşünür. Fakat kızını yanındaki yanaşmaya değil kendisi gibi bir beye layık görmektedir. Dedik ya Zühre kızın taliplisi çok. Zühre’yi Alanya’da yaşayan Selçuklu Sultanının oğluna verir. Düğün dernek kurulur obada şenlik var toy vardır obada. Koskocaman devlete kız verilmiştir. Herkes eğlencede ama iki kişide ise sonsuz bir hüzün vardır.
Yaz gününde bulutlar dayanamaz taşıdığı yükün altında yağmur olup gözyaşı olup Toroslara yağarda yağar. Nasıl yağmasın şahit olduğu bir sevda mutsuz bitecek. Akşamüzeri gelin ata bindirilir fakat Zühre kız ağlar da ağlar. Gözyaşları yağmura karışır dere olur ırmak olur akar. Garip çoban sessizce ağlayarak takip etmektedir düğün alayını. Düğün alayı Toroslardan Alanya’ya aşılan bir tepeden geçerken garip çobanın yanık kavalının sesi dağlarda yankılanmaya başlar. Bu sesi duyan Zühre kız daha çok üzülür hıçkırarak ağlamaya başlar. Uçurumdan aşağı bir şey uçar Zühre bunun çoban olduğunu sanarak oda atar aşağıya kendini. Uçurum o kadar derindir ki aşağısı gözükmemektedir. Zühre kızın ne ölüsünü ne dirisini bir daha gören olmamıştır. Zühre kızla beraber dağların yanık sesli kavalı susmuştur artık. Zühre kız gün batımında uçurumdan aşağı uçtuğu için aynı anda gökyüzü açılır yağmur kesilir ve batıda bir yıldız gözükmüştür. Zühre’nin bulunamayışı ile çoban akli dengesini yitirir. Yârinin aşağı uçtuğu yerden hiç ayrılmaz ölene kadar. Akşam gün batarken görünen yıldıza Zührem diyerek türküler söyler gazeller okur. Benim Zührem ölmedi göğe yükseldi der. O günden sonra yıldıza çabana eşlik ettiği için çoban yıldızı veya Zühre Yıldızı denmiştir.

Tatlıcı Genç

Tatlıcı Genç

Baba oğlunu karşısına almış öğütler vermektedir. “Oğlum önemli olan çalışkan olman değil insanlarla iyi anlaşman ve onlara faydalı olmandır. Bu gün okula gittim okulda herkes senin derslerinin çok iyi olduğunu fakat kimseyle iyi geçinemediğini söylediler üzüldüm. Evladım asıl olan çalışkan olmak değil bunun yanında çevrene de yardımcı olmandır. Sana bir hikâye anlatayım.
Zaman çok zaman önce dağlarda yaşayan çok çalışkan, çalışkan olduğu kadarda yakışıklımı yakışıklı bir genç varmış. Bu genç hangi işe el atsa başarılı oluyormuş çünkü çok iyi dinler denileni yapar yeni şeyleri denemekten kaçınmazmış.
Dedik ya her işi denemiş ve başarılı da olmuş. En sonunda bir aşçının yanında yamaklık yapmaya başlamış. Bu işe elide yatkın olunca aşçılığı da iyice öğrenmiş. Daha çok da tatlı çeşitlerini yapmayı seviyormuş. Belli bir zaman sonra çevrede eline su dökebilecek usta bile kalmamış. Ünü her yere yayıldıkça kibirlenip gururlanmaya başlamış. Başka insanları hakir ve beceriksiz görüp onlarla alay eder dalga geçermiş. Gururu ve kibrinden dolayı çevresine faydadan çok zarar verir olmuş. Herkese meydan okumaya başlamış: ”Kimse benim gibi tatlı yapamaz yapan varsa gelsin yarışalım hodri meydan” diyormuş.
Aradan çok zaman geçmemiş iki tane bir birine benzeyen genç kız gelmiş. “Senin meydan okumanı kabul ediyoruz, seninle yarışmaya hazırız. Bir jüri oluşturulsun hangi tatlı daha güzel onlar karar versin” demişler. Tatlı ustası delikanlı hemen kabul etmiş kızlara: ”Size bir hafta süre hangi malzemeyi isterseniz kullanın haftaya bu gün jüri toplanıp kararını versin.” demiş.
Kızlar: “Bize bir şey gerekmez tabiattan başka bize çevremizdeki çiçekler yeter.” Deyip yarışmaya başlamışlar.
Bir haftalık süre göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş jüri toplanmış tatlıcı gencin yaptığı tatlılara bakmışlar her zamanki gibi çok güzel. Sonra kızların tatlısına bakmışlar muhteşem bir şey. Ama önceden hiç görmemişler böyle bir tatlıyı. Nasıl bir tatlıdır bu?  Kızlara dönmüşler:
 “Yarışmayı siz kazandınız ama söyler misiniz yaptığınız tatlı nedir?”
O sırada kızlar kanatlanmış gökyüzünde uçmaktadırlar. “Bizler Allahın yeryüzüne gönderdiği görevli melekleriz. Bu kendini beğenmişe bir ders vermek için geldik. Bizlere arı derler yaptığımız tatlıya bal denir. Bu tatlıcıyı da arıya çevireceğiz ama tatlı yapamayacak. Böbürlenmesinin cezasını kıyamete kadar arı olarak yaşayarak ödeyecek.” der.

Geçim Sıkıntısı

Geçim Sıkıntısı
Fakir adamın karısı hiç durmadan dırdır etmekte “Şu sıkıntılarımızın sebebi sensin. Ne olacak şu hayatımız, böyle daha ne kadar devam edebiliriz ne kadar dayanabiliriz. Bir çare bul şu yoksulluğumuza ben artık çekemem bu kadar açlığı. Geçtim yoksulluğu bir de unutkanlık hastalığı var sende her şeyi unutuyorsun. Aldığını unutursun verdiğini unutursun ne olacak bizim bu halimiz.” Diye adamın başının etini yemektedir.
Fakir adam düşünür, bende çalışıyorum başkaları gibi, haramda yemiyorum neden benim evimde bereket yok, neden bu sıkıntıların içindeyim diye düşünürken şehirde ki meşhur Allah dostlarından birisine durumunu sormaya karar verir. Varıp içinde bulunduğu vaziyeti anlatır. Allah dostu dinler, dinler ve şöyle der.
“Senin fakirliğinin sebebi iki sebebe dayanıyor. Bir evde Allah için ibadet edilmiyorsa namaz kılınmıyorsa o evde bereket olmaz. Sen ve eşin şükretmiyorsunuz elindekilerle yetinip şükredersen sana verilen nimetler artar. Şükür ve sadaka malın çoğalmasına vesile olur, bereketi çoğalır. Unutkanlığına gelince bilgi ve bilim Allahın nurudur. Bu nur isyankârların ve günah işleyenlerin elinden alınır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir Hadisi Şerifinde şöyle buyuruyor. ”Ahir zamanda hafızların göğsünden Kur’ân çekilip alınacak, unutturulacak.” Harama bakan meyleden insanlarda unutkanlık olması gayet normal bir şey. Bir konuyu unutmak istemiyorsan haram ve günahlardan uzak dur.

Erik Bisi

Erik Bisi
Geçenlerde bir aile dostumuz geldi. Sıkıntıları olduğu belli olmuş hatta yüzüne de yansımıştı. Durumun farkında olmama rağmen farkında değilmiş gibi davranıp konuyu kendisinin anlatmasını bekledim. Kendisi konuyu açıncaya kadar havadan sudan konuşturup rahatlamasını sağladım. En sonunda dayanamadı;
“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi.
“Elbette buyur sor.” dedim ama ne diyeceğini tahmin edebiliyordum. Çünkü çevremden yalan yanlış bir şeyler duymuştum.
“Şey son zamanlarda evde sorunlarımız var eşimle geçinemiyoruz, boşanmaya karar verdik. Ama rahat değilim bir fikrini alayım dedim. Ne olur aramıza girip bizi barıştırmaya ya da anlaşmalı olarak boşanmamıza yardımcı olur musun?”
“Elbette yardımcı olurum nedir sıkıntılarınız?” diye sordum ama alacağım cevabı biliyordum hiç birisi ceviz kabuğunu doldurmayan meselelerdi. Beklediğim şeyleri anlattı. Her evde olan problemler sanki sadece kendi meseleleri imiş gibi anlattı.
“Birde eşini dinlemek isterim eğer müsaaden olursa” dedim.
Tabi dinle bende isterim onunla konuşmanı.” dedi. Eşiyle de konuştum aynı meseleleri anlattılar. Bende “Size bir olay anlatmak isterim payınıza düşeni alın.” Dedim.
“Çocukluğumuzda fakir bir köyde büyüdük. Okul zamanı gelince bize alınan kitapları karıştırmak okumak çok büyük heyecandı. Defterimizi kitaplarımızı yıpranmasın diye öğretmenlerimiz kaplamamızı isterdi. Ciltleyelim ama neyle ne cilt kâğıdı var nede tutkal veya bant. Geriye tek çare kaldı çimento kâğıdı ile kendi ürettiğimiz erik bisi denilen tutkal.
Erikbisiyi; erik ağacının budak yatağından reçinesini toplayıp su ile karıştırıp kaynatarak elde ederdik.  Ama neredeyse yok denecek kadar bir yapıştırıcı özelliği ancak vardı. Çimento kâğıdı kalın ve kaba bir kâğıt ve esnekliği hemen hemen hiç yok. Zaten yapıştırıcımızda çok zayıf olduğundan kitabın dışının sarıp koruması mümkün değildi.
Şimdiki evlilikler buna benziyor. Kadın tutkal gibidir iyisi erkeğini evine bağlar. Cilt kâğıdı erkek gibidir iyisi eşini çepeçevre sarar korur. Şimdi tutkal zayıf olursa cilt kâğıdı esnek olmazsa tam birleşme olmaz. Tam birleşmeyen çiftlerin evliği de yürümez.

9 Ocak 2011 Pazar

SIĞIRTMAÇ


Köylerde sığırtmaçlık yapan bir garip her gün sığırların peşinde o dağ senin bu dağ benim dolaşıp hayvanları gütmekte onların karınlarını doyurmaktadır. Böylece yüksek dağlarda yayılan hayvanlar daha semiz daha sütlü olmaktadır. Hayvanların karnı doymakta ve sığırların sahipleri de bu durumdan çok memnundur. Biz böyle çobanı bir daha bulamayız demektedirler.

Bir gün çoban dağlardaki çiçeklerin güzelliğine dalmış, bu çiçekleri yaratanın dünyayı birçok güzelliklerle donattığını düşünerek tefekküre dalmıştır. Çiçeğin güzelliği çiçeğin kokusu rengi ışıltısı hepsi çobanın kendinden geçmesine sebep olmuştur. Çoban bu şekilde tefekkürde iken etraftaki kurtlar bile hayvanlara dokunamazmış.

Köylülerden birisi bu sığırtmacın ne özelliği varda hayvanları kimsenin gidemediği yere götürmekte hayvanlar daha semiz ve daha sütlü olmaktadır diye merak etmiş. Bir gün fark ettirmeden takip etmiş. Çoban sislerle kaplı yaylaya hayvanları götürmekte orada kırmızı renkli bir çiçeğin başında oturup akşama kadar bir şeyler mırıldandığını görür. Etrafta dolaşan kurtların hayvanların yanından çekip gittiğini görüp bunun hikmetini sormaya karar verir.

“Sen burada ne yapıyorsun, bir çiçeğin başında saatlerdir oturmaktasın derdin nedir?”

“Benim hiçbir derdim yok, şu çiçeklerin güzelliği karşısında kendimden geçtim onları seyrederim, Allahın bize verdiği bu güzellikler karşısında şükrederim, hamd ederim.”

“Bunlarda sıradan çiçekler hiçbir özelliği yok neden kafanı bu kadar taktın ki?”
“Yanılıyorsun Allahu Teâlâ hiçbir şeyi sıradan ve sebepsiz yaratmamıştır, Tüm kâinatı yaratırken kendi nurundan ve güzelliğinden katmıştır. Biz dünyadaki güzelliklerde onu arar onu görürüz. Allah bize o kadar büyük nimetler bahşetmiştir ki biz onun farkında bile değiliz.”

“Ya çoban sen ne garip adamsın böyle neyin farkında değiliz anlat ta bilelim.”

“Sana ne anlatayım bilmem ki anlatsam da acaba anlar mısın? Aldığın havayı düşün, aldığın her nefes sana yeni hayattır, yeni bir başlangıçtır. Nefes alıp verirken burnumuza bu çiçeklerin kokusu da gelir havadan bunu ayırman seni koklamayacağım demen mümkün mü, hayır değil. Tabiattan aldığın her çiçeğin kokusu burnuna oradan beynine aksetmektedir. O kokuyu çıkarıp atabilir misin, elbette atamazsın. O nefesi aldığın andan itibaren o koku sensindir artık. Yada içtiğin suyu düşün içtiğin su içtiğin andan itibaren sen olmuştur artık. Midende bağırsaklarında böbreklerinde damarlarında dolaşan kanda o su vardır artık. Bu suyu inkâr edip çıkarıp atman mümkün mü, mümkün değil elbet. Vücudumuz anamız toprak gibidir. Toprağın bitkileri, hayvanları insanları kısacası üzerindeki her şeyi kabullenip benimsemesi gibi var olan her şeyi kabullenip benimsemeli ve bizi yaratana şükretmeliyiz.”

“Ey garip kimsesiz çoban beni affet, asıl garip ve kimsesiz olan benmişim. Yüce Allah senle beraber olduktan sonra başkasına ihtiyaç yokmuş ta biz bilememişiz.”

Kirpik Falı

Kirpik Falı

Çeşme başında azığımızı açmış olanları iştahla yemiş ve işi oyuna dökmüştük. Çeşmenin kenarlarındaki çamurlardan sıyırmış o çamurlardan etrafımızda gördüğümüz üç beş kereste kamyonu cip ve Java motorlardan yapmaya çalışıyorduk. Ben daha çok kamyon yapmayı seviyordum. Çamurdan kamyonu güneşte kuruttuktan sonra karamık adı verilen çalılardan üzüme benzeyen yemişlerini toplardık. Karamık yemişini çamurdan kamyona sürüp mor veya siyah renk elde edip hayallerimizdeki arabalara sahip oluyorduk.

Biz çamurdan arabalarla uğraşırken çoban olduğumuzu unutmuştuk bile. Üç beş arkadaşla beraber dağlarda kendi hayvanlarımızın çobanlığını yapıyorduk.  Hepimizin önünde yaklaşık beş altı tane hayvan vardı. Kendi ineğimiz öküzümüz, keçimiz, oğlağımız. Yerlerde tozun toprağın üstüne yatmış arabalarımızı süreceğimiz şose yollar yapıyorduk. Henüz asfalt yol görmediğimizden bizim için en lüks yol şose yollardı.

Oyundan sıkılmış gelincik çiçeği toplamaya başladık zaten gelincik çiçeğinin son zamanları idi. Birer demet topladık sonra çoban çiçeği toplamaya başladık. Hepimiz eve çoban çiçeği götürecektik. Eve çoban çiçeği asarsan o eve yılan gelmez derlerdi. Evimizi yılanlardan koruyacaktık.

Saat öğleden sonra üç gibi çobanları olduğumuz hayvanları hatırladık acaba nerede sağa sola baktık ineklerle öküzleri bulmuştuk, bir gölge bulup yatmışlardı. Keçi ve oğlakları nereye baktıysak bulamadık. Yakındaki diğer köyün sınırı olan tepeye geldik bulamayınca kirpik falı* atmaya karar verdik. Biz kirpik falı atarken komşu köyün koruma bekçisinin yanımıza geldiğini fark etmemiştik bile. Kulağımıza yapışan el ile kendimize geldik. Bekçi heybetli ve sert görünüşlü birisiydi.

“Söyleyin bakalım burada ne arıyorsunuz?”

“Şey, aslında biz …” Zaten iyice korkmuşuz ne diyeceğimizi bilemeyip geveleyip duruyoruz.
“Söylesenize dilinizi mi yuttunuz?” Biz çoktan ağlamaya başlamıştık bile. Nasıl olduysa cesaretimi toplayıp:

“Biz keçilerimizi kaybettik onları arıyorduk.” dememle adam daha da hiddetlendi.

“Hem çoban olacaksınız hem de kaybedeceksiniz önünüze katılan malları haaa! Ben sizden önce kirpik falına baktım sizin keçiler bizim köyün korumasında babanız gelip cezayı yatırıp davarları alacak”

Hepimiz birden yüksek sesle ağlaşmayı artırmıştık.

“Bekçi Emmi bizi affet babamız, anamız bizi çok döver” desek te,

“İyi ya bir daha size emanet edilen mallara daha çok dikkat eder kaybetmez, onların ziyana girmesini engellersiniz. Dua edin sizi korumaya* götürmüyorum.

Biz bekçi dövecek korkusu evde akşam dayak var onun korkusu başka köyün korumasına ceza yatacak onun korkusu tamamen tırsmıştık. Bekçi yüzümüze baktı;

“Söyleyin bakalım siz kimin oğlusunuz?”

Hepimiz babalarımızın adını verdik. Bekçi babamın adını duyunca gülümsedi:

“Çocuk babana dua et çok ekmeğini yedim. Gökçe’nin selamı var de.”

“….”
 “Keçileriniz şu inin içinde alın gidin bir daha sizi burada görürsem bacaklarınızı kırarım.”

 Biz bekçiye sağ ol bile demeden oradan bir gidişimiz var ki, keçileri almamızla köye doğru sürmemiz bir olmuştu. O günden sonra bir daha kirpik falına ihtiyaç duymamaya dikkat ettik.

  

Kirpik falı: Kirpiklerinden birkaç tane yolunur sol avucunun içini tükürükleyip yolunan kirpikler üstüne konulur. Sağ elinin işaret parmağı ile orta parmak hızla tükürüklü avuca vurulur. En çok kirpik nerede ise aradığın nesne o yönde demektir.
Koruma: Sahipsiz hayvanların sahibi gelip, hayvanın verdiği zararın cezasını ödeyinceye kadar tutulduğu ahır.

İlim Tahsili


Köyün birinden bir genç ilim tahsil etmeye gitmiş. Tahsil hayatı bir hayli uzun sürmüş, öğrenim hayatını başarı ile bitirmiş. Köyüme dönüp cahil halkı aydınlatayım diye düşünmüş. Tahsil hayatı boyunca köyden köy yaşantısından bir hayli uzak kalmış.

Köyünde bir saygı bir hürmet herkesten olağanüstü bir ilgi görmektedir. Fakat hoşuna gitmeyen bir şeyler vardır. Ana babasının yaşantısını, yediklerini giydiklerini beğenmemektedir. Bir gün babasına;

“Baba şu üstünüze başınıza biraz baksanız şöyle daha gösterişli bir şeyler giyseniz. Gelen gidene mahcup oluyorum.” Der

Babası;

“Bende seninle bunu konuşmak istiyordum oğlum.” der. “Geldin geleli bizi hor görürsün aşağı görürsün. Bak evladım bende iyi giyinmesini bilirim ama seni okutmak için neyim varsa sattım. Seni şehirlerde okuttum, sırf ananla benim gibi köy hayatıyla uğraşma, bizim gibi rezil olama fukaralık çekme diye. İlim öğrenmişsin ama ilimle amel etmemişsin, ilim erbabı olamamışsın. Eğer ilim sahibi olsaydın kabuğundan çıkan civcivin kabuğunu beğenmediği gibi davranmazdın. Ananda bende sırf sen adam ol diye yemedik, içmedik hep seni düşündük elimizde avucumuzda neyimiz varsa sana gönderdik ama gördüm ki bir şeyler öğrenmekle adam olunmuyormuş.” Der.

Toprak

Toprak

Her gün evime giderken sokakta toz toprağın içinde oynayan iki çocuk görürdüm. Büyük olan erkek çocuk kız kardeşinin üzerine kum dökmekte saçı başı tamamen kumla dolmakta idi. Merak ederdim annesi bu çocuklarla neden ilgilenmez çocuğun üstünü batırmasına bu kadar nasıl müsaade eder diye.

Bir gün annesini gördüm, merakımı gidermek için sordum:

“Siz çocukların üstünün toz toprak olduğunu görüyorsunuz ama hiç müdahale etmiyorsunuz. Bu gidişle mikrop kapıp hasta olacaklar. Niye böyle davranıyorsunuz?”

Kadın;

“Evet, haklısınız dışarıdan bakınca manzara sizin gördüğünüz gibi. Biz ailecek buraya gelmeden önce daha küçük bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Bulunduğumuz yerde ciddi bir güvenlik problemi olduğundan dolayı çocuklarımızı asla evden dışarı çıkarmazdık. Evden çıkacakları zamanda toprakla oynamasına izin vermezdik. Toz toprakla oynarsa hasta olacağını düşünüyorduk. Bir gün iki çocuğumda gerçekten hastalandılar. Bulunduğumuz şehirde doktora götürdük verdiği ilaçlar fayda etmedi, hastalıkları daha da arttı. Bizi, Hacettepe Tıp Fakültesine sevk ettiler. Hastanede yapılan tahliller sonucunda topraktan alınması gereken bazı vitaminlerin eksik olduğunu o nedenle hasta olduğunu söylediler. Doktor bana “Bak kızım hepimiz topraktan yaratıldık ve yine toprağa döneceğiz. Bizim aslımız ve hamurumuz topraktır. Çocuklarının toprakla oynamasının hiçbir engeli yok. Bırak kendi asılları olan toprakla haşır neşir olsunlar ki şifa bulsunlar. Toprak şifadır unutma.” Demişti. İşte ben bu nedenle çocuklarımın toprakta sınırsız oynamalarına izin veriyorum. Hatta bazen bende uygularım ne zaman sinirli stresli isem ayakkabılarımı çıkarır toprakta yürürüm üzerimdeki tüm negatif enerjileri toprak sayesinde atarım.”

GEÇ KALAN TEŞEKKÜR

Geç Kalan teşekkür
Çocukluğumuz dağlarda geçti. O nedenle hala şehir hayatına tam anlamıyla adapte olduğumuz söylenemez. Dağlar özgürlük demektir. Dağlar insana kendince yeni şeyler deneyebilme şansı verir. Dağlar insanın belirli melekelerini geliştirir. Şehir hayatı ise sınırlar. Sınırlanmış bir hayata alışamayan insanları şehir hayatı boğar. Şehir dağların adamına mahpus olur mezar olur.
Kim bir mezarda yaşamak ister ki şehir dostluk nedir bilmez. Şehir paylaşma nedir bilmez. Şehirde dostluklar yalan paylaşmalar riya gelir bana. Hani türkülerimize geçen bir söz var ya “Ah yalan dünya” şeklinde o yalan dünya bana kalırsa sadece şehirde var. Köyler samimiyet kokar, dağlar dostluk kokar, dağlar sevgi kokar, sevda kokar.
Küçüktüm dokuz veya on yaşlarında idim. Köyümüzde en az yedi sekiz tane davar sürüsü vardı ve biz onları keşik dediğimiz sıra sistemine göre güderdik. Bu davar sürüsünün ayrıca oğlakları içinde ayrı bir keşik olurdu. Bir gün davar güden ertesi günü oğlak güder ve sıra tekrar kendine gelinceye kadar keşik sistemi sürü sahiplerinin çokluğuna göre on beş veya yirmi günde bir tekrar aynı kişiye gelirdi.
Eylül ayının başları idi oğlak keşiği bize gelmişti. Beni diğer keşikteki başka bir abiye emanet ederek oğlağa göndermişti anam. Ilkılık denilen davar sürüsünün toplanma yerinden oğlakları alıp dağlarda otlatacaktım. O gün hava kapalı idi. Anam “Aman oğlum dikkat et, elin havarına, bağına girdirtme, akşama birde zarar ziyan ödemeyelim” diye sıkı sıkı tembih etti. Yanımda ki abiye de “Buna göz kulak oylardım et.” Dedi. Fakat oğlakları ağıldan salmamızla yaklaşık atmış yetmiş oğlak her bir yana dağılmaya başladı. Güç bela toplayıp otlatacağız yere doğru sürmeye başladım.
Çocuktum ufacıktım aklım oyunlarda idi ama oğlaklar fırsat vermiyordu ki oyun oynayayım. Saat dokuz gibi beni emanet ettikleri abi kendi keşiğinin peşinde kaybolmuştu bile. Kapalı hava yavaş yavaş çiselemeye başladı. Ben hem yavaş yağıyor diye umursamadım hem de oğlakları bırakamadım. Oğlaklar yöremizde gilik denilen dişi pelit kozası (meşe palamudu) peşinde koşuyor, bende onların peşinde bağlara gitmesin diye.
Saat kaç olmuştu hatırlamıyorum. Fakat sırtımdaki giyeceklerim yağmur suyunu iyice emmiş ve ağırlaşmıştı. Yağmur iyice hızlanınca oğlakları ormana ağaçların altına topladım ama ben üşüdüğüm için çok kötü titriyordum. Yanımdaki kibritim ıslandığı için ateşte yakamıyordum. Dişlerimiz bir birine vurması ile takır takır ses çıkarıyordum.
Az sonra başka bir keşikte davar güden Ayşe teyze geldi benden iki yaş büyük kızı ile birlikte. Bulunduğumuz yerde Eski Roma Döneminden kalma kaya oyma inler vardı. Bir ateş yaktı ısınmaya başladık. Isınmaya başladık ama benim zangırdamam duracak gibi değil. Ayşe teyze bana baktı hemen “Gel oğlum buraya, sen böyle giderse hasta olacaksın” dedi. Hemen ceketimi çıkardı. Bana “Çabuk kazağını da pantolonunu da çıkar” dedi, bir taraftan da kazağımı asılıyordu. Bense utandığım için hiçbir şeyimi çıkarmak istemiyordum.
Ayşe teyze hem beni zorlayarak hem de yalvararak üzerimde ne varsa çıkartarak iyice kuruttu tüm çamaşırlarımı. Giyindim yağmurda durmuştu, üşümemde tamamen geçmişti. Ayşe teyzeye utandığımdan bir sağ ol bile demeden inden ayrılıp tekrar oğlak peşine koşmuştum. Ayşe teyze bir yıl sonra yine davar keşiğine gideceği bir sırada kamyon altında kalpı vefat etmişti. Sana o zaman diyemediğim teşekkürümü Fatiha ile bu gün diyorum. Sağ ol Ayşe teyze desem de sağ değilsin. Allahın rahmeti seninle olsun…
Şimdi söyleyin şehirde hangi kadın yapar bu davranışı, yapsa bile çocuğun ana babası kadına sapık gözü ile bakmaz mı?

2 Ocak 2011 Pazar

GELİNCİĞİN YARARLARI

         Kır çiçeklerinin en güzeli hiç şüphesiz gelinciktir. İlkbahar da açan ilk kır çiçeklerinden sonra, ülkemizde nisan temmuz ayları arasında gelincikler kıpkırmızı açarak yaylaları ve ekin tarlalarını kaplar. Şehirlerde doğup büyüyen, kentlerde yaşayan insanlar şimdi gelinciği tanımıyor bile. Binaların arasında asfaltta ot bitmiyor ki gelincik bitsin ve büyüsün. Gelincikte kahretti herhalde bizlere. Biz ne kadar betona meraklı isek, gelincikte  o kadar doğallığa meraklı.
Gelinciğin açması tabiatın bizlere gülen yüzünü göstermesidir. Tabiat bize gülen yüzünü sergilerken bizler aynı şeyi yapmıyoruz birbirimize. Gülmeyi hatırlamak için tabiatın gülen yüzünden derleyip toplamalıyız. Gelinciği toplamalıyız ki şifa bulmalıyız.
Gelinciğin faydalarını bilmeyen bir nesiliz. Bunları bilenleri ve uygulayanları da şifacı, ilaçları da koca karı ilacı diye hor görüyoruz. Fakat gelinciğin, sinirleri yatıştı­rıcı, kuru öksürüklerde öksürüğü yumuşatıcı; daha da önemlisi, uyku getirici, rahatlık verici özelliği olduğunu bilinmektedir. Nefes darlığı, astım, bronşit ve göğüs nezlesinde rahatlık sağlar. Kan tükürme ve kan kusmayı keser. Yanıkları iyileştirir. Yılancık hastalığına da faydalıdır.
   Gelinciğin toplanması dikkatli işçilik gerektirir. Gelinciğin taçyapraklarını buruşturmadan toplayacaksınız. Çiçek yaprakları buruşunca ve hırpalanınca, çiçeğin asıl özellikleri deforme oluyor. Sadece toplarken dikkatli olunması da yeterli değil. Kurutma işlemi de çok önemlidir. Bu işlemde yine dikkat ve ustalık gerektirir.  Kapalı bir odada rutubetsiz iyice kuru bir yerde, temiz bir bez üstünde kurutulması gerekir. Kurutulma işlemi yaprakların koyu kırmızı renk alıncaya kadar yapılması lazımdır. Gelinciğin kırmızı yaprakları kararmışsa kurutma başarısız olmuş çiçekler nem almış demektir. İçeriğinde rheadine vardır. İçerken kokusu çok hoş değildir. Tadı da çok içimli değildir biraz acıdır.
Gelinciği koca karı ilacı olarak görmek yerine hastalıklarımıza şifa özelliğinden faydalanmamız daha anlamlı olacaktır.



SEDEF 

         Gökyüzü her zamankinden daha çabuk kararmıştı bu gün. Hâlbuki daha az önce her yer günlük güneşlikti. Geç kalmış ılık bir sonbahar öğleden sonrasıydı. Ama bir anda ne olmuşsa olmuş hava hiç olmadığı kadar kararmıştı. Göz gözü görmüyordu.

          İşten çıkıp eve gitmesine daha zaman vardı ama sanki gece yarısını yaşıyormuş gibi bir hava hâkimdi ortalığa. Erken olmasına rağmen işten çıkıp eve gitmeye karar verdi. İş yerinin bahçesindeki aracına doğru yürüdü ama aracını bulamıyordu. Kulağına uğultular geliyor lakin sesin kime veya neye ait olduğuna karar veremiyordu. Biliyordu zaman daha öğleden sonra idi. Ama birdenbire ne olmuşsa, sanki zifiri gecelerden birini yaşıyordu. Hep kendini ortamı sorgulayarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Fakat nafile sebebini bulamadı. Bana ne olduğunu bulamadım bari aracımı ve evimi bulabilsem diye düşündü.

        Tam o esnada yanaklarından dökülen gözyaşının sıcaklığını hissederek biraz kendine geldi. Kendine gelmesi ile gözyaşları daha çok akmaya başladı. Gözyaşı ile beraber hıçkırıklara da boğuluyordu. Akan gözyaşı değil kalbinden fışkıran kan pıhtıları idi sanki. Kalbi sıkışıyor ruhu daralıyordu. Hâlbuki o gözyaşlarını saklayacaktı. Gözyaşlarının bir nisan yağmuru gibi bereket saçmasını istiyordu.
 
     Nisan yağmuru neden çok değerlidir bilmez bazıları. Nisan ayında denizden çıkan sedef (istiridye) sahilde ağzını açar ve aldığı bir tek yağmur damlası ile denize geri döner. Eğer aç gözlülük yapıp ikinci damlayı alsa ne olacak ama almaz. Aldığı yağmur damlası ile denize geri döner belli bir süre sonra tuzlu suyun bulunduğu ortamdan dolayı yağmur damlası midesine oturur ve rahatsızlık vermeye başlar. Bu rahatsızlıktan kurtulmak için damlayı çıkarmayı hiç düşünmez. Damlanın etrafını salgıladığı bir iç salgı ile sarar. Ağrı tekrarladıkça bu salgı olayı tekrarlanır. Bu olayın her tekrarında sıvı salgı katılaşmaya ve gittikçe sertleşmeye başlar. Bu katı madde o kadar kusursuz, o kadar pürüzsüzdür ki anlatılır gibi değil. İşte bu madde inci dediğimiz madde haline gelir. Nisan yağmuru o nedenle değerlidir. O nedenle eşsizdir. Çünkü eşsiz güzelliğe sebebiyet vermektedir bir damla nisan yağmuru.

         Kendini yağmur yüklü bulutlar gibi hissederken gözyaşlarına hâkim olamayarak erken bir yağışa sebep olmuştur artık. Artık farkındadır ki sahilde kendini bekleyen bir sedef yoktur ve bir incisi olmayacaktır. Çünkü sevdiğinden az önce bir haber almış ; " Ben nisanı beklemedim. Sahilden bir damla ile denize döndüm. Ben incimi ondan elde edeceğim” demiştir.

         Ey sedef sen olmayınca benim bulut olmamın, gözyaşlarımın nisan yağmuru olmasının ne önemi var. Bilir misin telefonlara küstüğümü, hayata fazla geldiğimi...

Ey rüzgâr ne olur al götür beni buradan. Çöllere yağayım, çorak toprakların olayım artık…



TUTULMA
        
Ey gelincik,

Yar diye sana vurulmuşum,
                  
Ferinden kaçış yok,

Ben sana tutulmuşum
           
Bir çoban bir tazeye vurulmuş, ondan başka bir şey düşünemez olmuş. Gecesi gelinciğe benzettiği tazenin düşü ile gündüzü  tazenin  hayali ile geçermiş. Bütün aşklarda olduğu gibi âşık çoban maşukunu hiç görmüyormuş, göremiyormuş. Ona olan  aşkını ilan etmesi ancak rüyalarında mümkün oluyormuş. Ah ah ne yazık ki rüyalar da bile kendini ifade edemez, anlatamazmış derdini sevdiğine. Dökemezmiş derdini ummana.

         Sevdiğinin gözlerinde okyanusların genişliğini, denizlerin derinliğini, kâinatın sonsuzluğunu görür ama bunu ifade edemez, anlatamaz. Sevdiğini görünce dili tutulur, lal olur. Pervane böceği misali sadece gelinciğin etrafında döner durur, gelinciğe ram olur. Onu sevdiğini onu istediğini, onunla bir hayat yaşamak istediğini söyleyemez gelinciğe. Onu sevdiğini, onu istediğini söylemek haramdır, yasaktır, günahtır. Ne kendini nede sevdiği gelinciği böyle bir harama sürüklemek istemez. İstemez fakat gönül müdür yoksa nefis mi bilinmez ama söz dinletemez kendine. Söz dinlemeyen kendisi olduğu için başkasına da bir şey diyemez. Ne desin ve nasıl desin “Bırak şimdiki yaşantını, gel başka bir hayata başlayalım" diye denir mi? Elbette denmez. Seven sevdiğini bir bilinmeze, bir harama, bir günaha sürüklemez. Sevdiğini harama günaha sürükleyene aşık mı denir?

Çoban sevdiğinin yanağındaki kırmızı renkte gelinciği görmekte, o sebepledir ki gelincik çiçeğini çok sevmektedir. Gelincik aşkına karşılık vermeyince aynı kırmızı renk bu defa akşam güneşinin gurubu olup çıkmakta ve biten bir günü, biten bir sevdayı, biten bir ömrü anlatır olmaktadır.

         Gelincik gerçektende güneş gibidir. Ama akşam güneşi değil hayatı başlangıcı besmeleyi anlatan sabah güneşidir gelincik. Ona bakan; gözlerindeki ışığının etkisinden kurtulamaz. Gelincik güneş, etrafındakilerse gezegen gibidirler. Ama Garip çoban için durum farklı O gezegen değildir. O aydır, O hilaldir. Güneşten ışık alırsa yansıtan almazsa karanlıkta hapsolan bir aynadır. Işıksız aynanın işe yaradığı görülmüş şey midir? Dolayısıyla artık güneşinden ışık alamayan ve ışığı yansıtamayan aydır O. Karanlıkta kalan ve karanlıktan korkandır çoban.

Gelincik güneşse çoban için güneş hep olmaktır, güneş varlık sebebidir, güneş hayat sebebidir ve sevdiği sayesinde hayatta kalmaktır. Ay güneşe o kadar vurgun, o kadar bağlanmıştır ki hayatının varlık sebebini unutmuş kendine verilen görevleri hatırlamaz hale gelir bir süre sonra. Bir zaman hayran hayran güneşe bakarken o kadar dalgınlaşır ki, güneşe bakmaktan gözleri kamaşır, hiçbir şeyi göremez hale gelir. Kaçış yoktur artık güneşin etkisinden, istese de kurtulamaz ay bu etkiden. Güneşin çekim kuvvetine öyle bir girmiştir ki, bir girdap bir anafordur bu. Kurtul kurtulabilirsen güneşin etkisinden. Hangi âşık kurtulmuş ta garip çoban kurtulacak. İşte bu nedenle tam bir tutulma meydana gelir.

Garip çobanda ayın güneşe baktığı gibi bakmaktadır gelinciğe. Bu nedenle kamaşan gözleri sebebiyle araya girenleri görmez, göremez hale gelir. Araya girenler sebebiyle tutulma yaşar ve gelincikten uzak kalmakta karanlıkta kalmakta ve gelinciksiz bir hayattan korkmakta ve üşümektedir çoban. Üşüyor fakat üstünü örten kim, saran sarmalayan kim? Yalnızlığı, karanlığı ve sevdiğinden uzak olmayı kim sever ki garip çoban sevsin. Kim ister sevdiği ile arasına bir başkasının girmesini? Âşık sevdiğini giydiği urbadan kıskanan değimlidir? Âşık gün gelip çöllerde, gün gelip kuyu dibinde, gün gelip balık karnında gün gelip mağarada sevdiğini arayan değil midir? Âşık sevdiğine bakınca kamaşan gözlerinden dolayı meyve yerine elini doğrayan değil midir? Âşıklık değil midir tacı tahtı terk ettiren Hz. İbrahim Ethem’e?

Ey garip çoban sen ne istersin muradın nedir? Yalan dünyanın heves ve şehvetini mi yoksa hiç bitmeyen ve sevdiğine mutlaka kavuşulan sonsuz aşkı mı istersin? Söyle nedir istediğin?

Ey garip çoban sen ne istediğini bil gerisi kolay! Heves ve şehvet peşinde isen zaten kazansan da kaybedensin demektir. Elde ettiğin zafer senin değil cehennem ateşinin ve ateş meleği şeytanın olacaktır. Böyle bir zafer istersen zaferin kolay olacak hiç kuşkusuz. Çünkü şeytan seninle !!!

Ey garip çoban istediğin sonsuz aşksa bu biraz meşakkatlidir. Aşk yolu dikenle, ateşle dolu. Sen yanmaya hazırsan önce nefsini yak yok et. Bu yolda ayaklarına gül dökmeyecekler, sana şerbetler sunmayacaklar. Önce Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri gibi benlik duygunu yen, makam mevkii ayaklar altına al da gel. Benlikten sıyrıl da gel aşk kapısına. Kavuşacağın en güzel, en latif, en cömert, en merhametli, en şefkatlisi olacaktır.

Sen tutulmaya gör, her tutulma yakar adamı. Ama en çok ta adam olanı yakar.
Ey garip çoban nedir senin muradın?

DÜŞ PERİSİ
 
Sevdiğimi rüyamda gördüm dün gece,
Gelinciği anlattı bildiğim her bir hece,

Daha uzamış boyunla fidan gibiydin,
Melek olup kanattan elbise mi giydin,
Bir yolda yürüyorduk huzurla yan yana,
Rüyamda bile bakamadım al yanağına,

Vardık bir yere, yol oldu üççatal,
Beğen birini, hangisini alırsan al
Çıktık yoldan fakat önümüzde engel var,
Her yer kale olmuş, her şey kalın duvar,

Engellerden ilk sen kurtuldun, sen çıktın,
Sen beni kaderimle baş başa mı bıraktın?

Tuttun ellerimden küçük bir ovaya çıkardın,
Bilir misin benim için o an hayat kaynağıydın?

Burası ne güzel bir âlem ne kadar aydınlık,
Bildim sensin güneş, oldun zifir hayatıma ışık,
 
Nedense olmadı, kalamadık biz beraber,
Saklamıyordu, almıyordu bizi hiçbir yer
Yürüdük önümüzde patika bir yol,
Yön kavramı yok ne sağ var nede sol,

Etrafımız sararmış ot, diken ve taş,
Saklamaz bizi çalılık bendeyken bu baş,

Gelincik diyor ki haydi durma kaçalım,
Bir yer bulup hemen beraber  sığınalım,

Kaçıyor, koşuyor durmadan gidiyorduk,
Belli ki birilerince takip ediliyorduk,

Koşmaktan yoruldum tek biziz yaya
Kovalayanlar binmiş görünmez arabaya

Araba yakın belli sesi var kendi yoktu,
Bizde korku haddinden daha da çoktu,

Of yine geldik dar çok daracık bir yere,
Kader gülmez mi çınara şuracıkta bir kere,

Önümüzde dik bir kayalık var,
Bırakma beni son bir defa sar,

Yine çıktın benden önce uçurumdan,
Sana bakamaz oldum artık utancımdan,

Araba yaklaştı geliyor sesinden belli,
Gelincik durmayıp beni yukarı çekmeli,

Asıldın yukarı tuttun ellerimden,
Yüzüne bile bakamadım kederimden,

Nereye çıktık neredeyiz hiç belli değil,
Uyandım artık gerisi gerçek rüya değil,

Düş perisi girme rüyama istemiyorum,
Uyanıp yanımda görmeyince üzülüyorum,

Bir sevdanın peşine takıldım gidiyorum,
Gelincik seni çok ama, çok seviyorum….






Aferin
Ne kadar mutluydum, nasıl mutlu olmam? Uzun zamandır başkalarında görüpte beğendiğim gocuğu (Kapüşonlu mont) babam ilçeye maaş almaya gidince almıştı. Masmavi göz alıcı bir renkte ve dış yüzeyi naylonla kaplanmış gibiydi. Onu giyip mahallede arkadaşlarımla kartopu oynamak, kardan adam yapmak, hatta yolda yüksekliği yaklaşık iki metreyi bulan kar yığınlarının altını oyup sabah namaza giden ihtiyarlara tuzak hazırlamak en büyük eğlencemizdi.
Sabahleyin erkence uyanmış, sanki başka zamanlarda zorla uyandırılan ben değilmişim gibi fırlamıştım yataktan. Yepyeni gocuğumu sırtıma almamla beraber dama çıkmam bir olmuştu. Damda geceleyin sabaha kadar yağan kar yığınını ağaçtan yapılma kürekle kürüyecek ve sonrada akmasın diye yuğacaktım. Yine eğlence var demekti. Özellikle yoldan tarafı kürümek çok büyük zevkti. Yoldan geçen arkadaşlarımızın akranlarımızın üstüne habersizce bir kürek kar atmak çok komik gelirdi bize.
Sabah sekiz gibi kar kürüme işini bitirmiştim bile. Dokuz on yaşındaki çocuğa göre ağır bir işti ama gocuğun hatırına, sevincine yapmıştım bile.  Eminle beraber püre gitmeye karar vermiştik. (Pür: Küçükbaş hayvanlara kış mevsiminde yedirmek için kesilen ladin, köknar ve katran ağacı dalı) Keseri ve kolanı alıp orman yoluna düşmüştük çoktan. Güle oynaya şakalaşa şakalaşa dal keseceğimiz yere epey geç varmıştık.
Emin benden biraz daha büyük ve daha güçlü olduğundan dalları benden önce kesmiş ve arkasına yüklenmişti bile seni mi bekleyeceğim diyerek yola koyulmuştu çoktan. Biz gelinceye kadar yaklaşık bir, bir buçuk metre yüksekliğindeki karlar erimeye başladığı için bata çıka ancak gelmiştik. Sırtımızla yükle dönmek daha da zor olacağından acele etmişti Emin. Nasıl olduysa acele ile bende biraz dal kesip üst üste yığıp en alta yerleştirdiğim en kalın dala kolanı bağladım. (Kolan: kalın örme ip) Bulunduğumuz yer köyden dört beş kilometre uzakta ve yaklaşık beş yüz metre yüksek olduğu için pürü kar üzerinde asılarak götürecektim. Bu götürme işine sürümekten dolayı sürükke denirdi.
Sürükkenin önünden asılmamla beraber eğimden dolayı hareketlenmesi bir oldu. Bende dalların üstüne bindim. Köye de Emin’den önce varacaktım bu gidişle. Aşağı doğru hızla kayan Sürükkenin en altındaki dal nereye takıldıysa aniden ters döndü. Az önce üstte olan ben defa en altındaydım. Naylon gocuğumun sürtünmeyi azaltması ile daha hızla kaymaya başlamıştık üstümdeki ağırlıkla beraber. Önce bir çalıya çarptık kız azaldı sonra bir kayaya bindirdik.
Kayanın yanında ne kadar yattım ne zaman kendime geldim bilmiyordum. Doğrulmaya kalkmaya çalıştım her tarafım ağrıyordu. Eve boş gidince dayak korkusu olmasa pürü düşünmeyecektim. Ama evde anamın korkusundan kendimi düşünmeden dalları asılmaya devam ettim. Bazı yerlerde sırtıma aldım bazı yerlerde sürüyerek asıldım.

Köye vardığım zaman akşam namazı vakti idi. Ben başımdan geçenleri anlatayım aferin alayım diye beklerken “Ne bu gocuğun hali bir günde nasıl parçaladın?” diye iyi bir sopa yemiştim anamdan. 
Ölümden dönmüşsün ne önemi var. Gocuk sağlam kalmalı…













USANDIM ARTIK


Bahar gelince beyaz  bulut olup uçarken,
Bereketli yağmur olup yeryüzüne yağarken,
Seller gibi çağıl çağıl ırmaklara akarken,
Durgun sulara döndüm yoruldum artık...

Yüce dağlarda gezip,  ceylan avlarken,
Gelinciğin güzelliği yüreğimi dağlarken,
Beynimden  vurulmuş  yerde yatarken,
Dost görünen çiçeklerden usandım artık...

Kaç sende kaç, uzaklaş zamanın varken,
Ne oldu diye sormam önce severken,
Turnalar gelir mi diye yollarına bakarken,
Göçmen kuş gibi gidenlerden usandım artık...

Sabah güneş senin için doğarken,
Yürek ağlar, gözler seni ararken
Koca çınara bakmadan, çekip giderken
Sever gibi yapanlardan usandım artık....






Dışarıda Kar Yağıyor

         Dışarıda kar yağıyor, lapa lapa yağan kar bir örtü gibi, bir battaniye gibi tabiatın üstünü örtmekte. Bir annenin çocuğuna gösterdiği şefkat gibi üşümesin diye sarıp sarmalamakta yeri ve ağaçları. Sarmalamakla kalmıyor çoğunun bakımına özen gösteren ana gibi aynı zamanda güzelleştirmekte ve kusurlarını örtmekte her tarafın.
         Dışarıda kar yağıyor, müjdeler veriyor bahar adına. Bakmasını bilene ne ibretler ne güzellikler vardır dört mevsimin içinde. Doğum olayını canlanmayı anlatır bahar mevsimi, yaşamayı olgunlaşmayı sorumluluğu anlatır yaz mevsimi. İhtiyarlıktır son bahar şakaklara kır düşmesi, yanakların buruşmasıdır derinin kırışmasıdır. Hayatın sonunu anlatır kış mevsimi ölümdür, ölümü anlatır. Ama Allah ölümü anlatırken bile tekrar dirilmeyi hatırlatmak için hemen arkasından ilkbaharın geleceğini müjdeler. Mevsimlerde alınacak ne ibretler vardır görmesini, bakmasını bilene.
         Dışarıda kar yağıyor, kat kat örtüyor dünyanın kirini pasını. Bu kiri pası kapatırken o kadar mı estetik olur bu kapatma. Her şeyin aslını araştıracağız diye ayıpları bir bir ortaya çıkaran biz insanlara ne büyük ibrettir. Gecenin karanlığının ve bembeyaz karın her kusurun üstünü örtmesi. Ben sizin günahların üstünü örterim yeter ki siz tövbe edin bembeyaz bir sayfa açın der gibidir kar yağışı.
         Dışarıda kar yağıyor, gökten melekler inmekte karla beraber. Hiçbir kar tanesi bir birine benzemeyen kiristalerden meydana geliyor. Hepsi altı köşeli olmasına rağmen nasıl olurda birbirine hiç benzemez. Allah ey kullarım siz benim yanımda çok değerlisiniz bakın herkese sanat eseri indiriyorum diye ders veriyor biz kullarına. Bir kitapta okumuştum; Gökten yere inen hiçbir kar tanesi bir birine değmeden indiğini ve bu kar tanelerinin her biri için görevli bir melek olduğunu onları kanatları ile yeryüzüne indirdiğini. Sanki yeryüzüne inen kar tanesi değil de korunmaya muhtaç bir bebek indiriliyor ihtimamı var bu inişte.
         Dışarıda kar yağıyor, ihtimamla yağıyor bu kar hem de kat kat bir yağış. Kar ne olursun yağ, yağ ki örtülsün kusurların üstü. Belki kusurlarla beraber dertlerimizin üstü de örtülür. Örtülür ki unutulur bazı acılar ve acı verenler. Karın yağışındaki ihtimam biz insanlar arasında var mı? Elbette ki yok. Sevdiklerimize veya bizi sevenlere gösterebiliyor muyuz bu özeni, bu dikkati? Karşılığını göremediğimiz her davranış her tavır karşısında kar caddelere, sokaklara, dağlara ovalara değil de yüreğimize yağıyor.
         Dışarıda kar yağıyor, yüreğime kar yağıyor. Bu kar örtü olmak için değil üşütmek için yağıyor sanki. Kusurları ayıpları örten kar bu defa sert yüzünü, soğuk ve dondurucu yüzünü sergiliyor her nedense. Dışarıda yağan kar üşütmüyor beni. Bu kez beni üşüten başka bir şey. Yağan karda güzellikler Allahın rahmetini yansıtırken, dondurucu soğuklar da ise gazabı görürüz.  Ben bu gazabı bu azabı neden gördüğümü biliyorum. Ama bilmek yetmez, biz demek ki azaba talip olmuşuz. Zaten sevmek azaba talip olmak değil midir?
          Dışarıda kar yağıyor, yüreğime azap yağıyor. Bazı kişiler Allahın rahmet  sıfatından  hiç  faydalanmayıp, hiç ilham almayıp, hep gazap sıfatını mı yansıtıyor acaba? Allah kendisini sevenlere azap etmezken kulları kendini sevenlere neden azap ediyor?

           Dışarıda kar yağıyor...




 Oynama Benimle

Yağmur yağıyor şehrimin deresine, düzüne
Hasret koydun beni bir çift güzel sözüne,
Dönüp bakmaz mısın sen yüreğine özüne,
Ne olur oynama benle, biraz seviyorsan…

Yerler ıslak, ayaklarımla üzerim çamur,
Sevenlerin yaptığına gönül mü konur?
Beni toz gibi görmene acep ne denir?
Ne olur oynama benle, biraz seviyorsan

Sağanak yağmur altında kaldım ıslandım,
Yar diyerek yanlış dağa mı yaslandım?
Gönül söz dinlemiyor bir günde yaşlandım,
Ne olur oynama benle, biraz seviyorsan

Kalem tutan el sensin kırık kalem ben,
Bileyim ki ayağım kırılacak sana gelirken,
Hoş bir şeyler söyle kulağım duyarken,
Ne olur oynama benle, biraz seviyorsan…











GAZOZ

Küçüklüğümde ufacık bir Anadolu kasabasında yaşadım.  Kasaba dediysek belediyelik olmasına rağmen bir köyden hiç farkı yoktu.  En büyük lüksümüz tarihi geçmiş bisküvi ile bayat lokumlar yemekti. Elimize hemen hemen hiç para geçmezdi. Geçse de alış veriş yapacak dükkân (bakkal) bulunmazdı.
Yaşadığımız kasabada elektrik yoktu. Buna rağmen beş veya altı yaşında iken mazotla çalışan jeneratör yardımıyla enerjisi sağlanan sinema geldi. Ahırdan bozma birleştirilmiş iki odanın altına konulan tahta sandalyelerde film izlemek çok değişik bir duygu idi. Hayatımızın en büyük değişikliği idi.
Hala ilk günkü gibi hatırlarım seyrettiğim ilk film Nasrettin Hoca idi. Hava da oynayan ışıkları takip etmek ve duvarlara bakmaktan filme bakamamıştım. Bu adamlar arkadan geliyordu ama öne nereden geçiyorlardı. Onu keşfetmek için tüm gecem geçmişti.
Birkaç yıl geçmişti aradan köyden sinema gideli yıllar olmuştu. Her köyde yaşayan ailede olduğu gibi bizim ailede de iş bölümü vardı. Sığır gütmek ve davar gütmek benim görevimdi. Benden iki yaş büyük amcamın oğlu şehre gitmiş ve şehirde de sinemaya gitmiş. Gelince beraber davar gütmeye gitmiştik. Davar keşiği bizde idi. O gün dağılan tüm davarları toplayıp çevirmek bana düşmüştü. Davarı ben çevirmesem filmi anlatmayacaktı. Bir film o kadar mı güzel olur.  Akşama kadar filmi belki beş kere anlattırmıştım. Ama asıl farklılık sinemada değildi, içtiği gazozdu değişik olan. Şöyle güzel böyle güzel diye anlata anlata bitiremiyordu.
 Ertesi günü fırsat bulunca gazoz yapmaya karar verdik. Hemen planlamaya koyulduk. Sabahı çok zor ettik. Komşumuzun bahçesinden cennet gülü topladık. Topladığımız cennet gülü yaprağını bir şişeye doldurduk. İçine de bir miktar limon tuzu koyduk. Üç dört gün gölge bir yerde beklettik. Beklemenin bu kadar zor olduğunu ilk o zaman fark ettim. Sonunda gün geldi çattı. Sakladığımız yerden şişeleri çıkardık ve içtik. Ne büyük mutluluktu bizim için, ne büyük mutluluk. Gazozun tadı mı? Çok önemliydi sanki.
Önceden içmedim ki tadını bileyim…



KARPUZ KABUĞU:

         Çeşmeye ablamla beraber su doldurmaya gitmiştik. Ellerimizde su kabağından yapılma kaplarımızla beraber çeşmeye varmıştık. Ablam arkadaşları ile beraber konuşurken ben çeşmenin oluğuna su kabağını dayamış doldururken bir anda çeşmenin teknesine düştüğümü hatırlıyorum. Kendime geldiğimde sudan çıkarılmıştım ve çenemde alt dudağımın altından kanlar aktığını fark etmemle bendeki feryat, figan, ağlamadan dolayı ablamın çok korktuğunu hatırlarım.
         Annemin teyzesinin evine gidip orada kanamanın nasıl durdurulduğunu bilmiyorum. Ama bildiğim ertesi günü ilk defa ilçeye ve doktora gittiğimizdi. O zaman daha dört yaşında idim. Hastanede yattığım ve orada annemin yaşlı bir kadınla sohbet etmesi hala gözlerimin önünde. Gözlerimin önünde olan sadece sohbet değil elbette. Kocaman yeşil kabuklu top şeklindeki bir şeyi bıçakla dilimlediklerini de hatırlıyorum.

         Yattığım yerden hem kestiklerine bakıyor hem de neden evimize gitmiyoruz diye düşünüyordum. Yaşlı kadın bir dilimde oğlana ver sonra bir yeri şişer demişti. Getirdikleri şeyi onları taklit ederek tabiri caizse kemirerek yediğim an çok önemliydi. Tadı harika bir şeydi, bir dilim daha isteyemedim. Adının karpuz olduğunu çok sonradan öğrendiğim yiyeceğin yeşil kabuğunu bile sıyırışım hayatımda önemli bir yer tutar.

         Hayat işte insanın karşısına neler çıkarıyor. Çeşmede neden düştüğümü hastaneye neden gittiğimi biraz büyünce öğrendim. İki yaşında iken üşütmüş ve romatizma olmuşum. Romatizmadan kaynaklanan iltihaplar kalbime zarar vermiş aort kapakçığı görevini tam yapamaz hale gelmiş. İlçede ki doktor bunun acilen Ankara’ya gidip ameliyat olması gerekir demiş. Bu ameliyat için on bin lira gerekir demiş annemin cevabı çok manidar:

         -Bu parayı bulamayız. Eğer ölürse bir çocuğumuz daha olur!



Gelinciğe Sesleniş

Ey sevgili gelincik;
           Hep gelin kalmak değil, aslını koruyarak saf olmaktır, saf kalmaktır. Duru olmaktır, arı olmaktır. Masum olmaktır, masumiyetini koruyabilmektir.

Ey sevgili;
          Gelincik, özündekini diline dökebilmektir, karşıdakini toprak gibi, su gibi, hava gibi, ateş gibi sevebilmektir.

Ey sevgili;
          Gelincik, ateş sevdiğini pişirirken bazen yakar. Gelincik sevdiği uğruna yanabilmektir, gelincik sevdiğini aşk ateşiyle yakabilmektir.

Ey sevgili;
           Gelincik, toprak anadır, toprak vatandır. Hangi toprak ana olup kucaklamamıştır üzerindekini, hangi toprak yurt olmamıştır yurtsuz yuvasızlara. Gelincik yurt olabilmektir yurtsuzlara, gelincik ana olup kucaklayabilmektir. Toprak olmak yol olmaktır. Yol olmak sevgiliye ulaşmaktır.

Ey sevgili;
            Gelincik, havadır, aldığımız nefestir. Hiç gördün mü havanın beni soluma dediğini? Gelincik solumaktır,  solunmaktır. Gelincik solunmayı bilmektir.
Ey sevgili;
           Gelincik, sudur. Her canlının hayat kaynağıdır. Su ihtiyacı olana yağmur olup yağabilmektir. Dere olup akabilmektir, ırmağa ummana kavuşabilmektir. Yudum yudum, kana kana içebilmektir. Sevdiğinin ateşini söndürebilmektir. Sevdiğinle sönmektir.
Ey sevgili;
          Gelincik hayattır, hayatın özüdür. Bana bir canlı göster ki topraksız susuz havasız yaşabilsin. Kendi öz ateşi olmadan canlı kalabilsin.
Ey sevgili;
           Gelincik sen hayatsın... Hayat sensin, toprak sensin, su sensin, hava sensin, ateş sensin.
Ey sevgili;
            Gelincik sen anasın, sen eşsin, seninle yaşayanlar muradına ersin. Ulu yaradan her şeyi gönlünce versin..
Bayramın Kutlu Olsun!
Bir güne erişeyim. O günde yüreğine dokunayım, benim için atan yüreğini elime alıp, bu benim diyerek mutlu olayım. Ellerin ellerimde, gözüm gözümde, tenim teninde olduğu bir zamanı göreyim. Fikrimin fikrin olduğu bir güne erişeyim ömür zayi olmadan.
 Ya sen bana gel, ya ben sana geleyim. Ellerimiz şekerle yüreğimiz sevgiyle, dilimiz muhabbetle dolsun, dolsun ki âşıklar hasbıhal görsün. Canım sana can olsun, kanım aksın yoluna, kendimi feda etmez miyim sanırsın uğruna, varabilmek  için yanına, söyle ne yakışır şanına.
Söyle onu yapayım, zaten sensiz odunlaşmış yüreğim. Yan de hemen şu an yanayım. İstediğin an bil ki her an yanındayım.
İsterim ki yanında olayım, arifen ben, bayramın ben olayım. Arifede beni karşıla bayramda beni kutla isterim. İsterim ki bayramda şekerin olayım. İster misafirine sun ister sakla beni dolaplarda, bu benim diye. İstersen tut elinde  tatlandır beni. İstersen ye at ağzına, ağız tadın olayım isterim.
        Daha neler mi olsun isterim. Hayatın sağlıklı yuvan mutlu bayramın kutlu Her şey gönlünce olsun....

        Dertler koca çınarın, güzel günler gelinciğin olsun....




 


GURBETTEYİM 

 
Görmemek için kapatmışsan bal rengi gözünü,
Kül rengine döndürmüşsün gülen yüzünü,
Sakınır olmuşsan benden sevgi sözünü,
Nerede olsa fark etmez gurbetteyim ben.

Fark eder mi sence çınar mı, yoksa çalı mı?
Fırtına oldun döktün benim yaprağımı, dalımı,
Nasıl olsa üç beş kişi kaldırır elbet salımı,
Sen yoksan fark etmez mezardayım ben

Çiy damlası oldum, sığındım yaprağına,
Ağır mı geldim yük mü geldim dalına,
Korktum üşüdüm, koymadın bile yanına,
Şimdi yüce dağlarda donmuş karım ben


Düş
  
          Bir kuru ağaçmış, bir eğreti duvarmış düşlerimi yasladığım, hayallerini kurduğum. Şimdi görüyorum ki yaprak yaprak dökülmekteyim yaslandığım ağaçtan. Taş taş düşmekteyim umutlarımı sıraladığım duvardan. Ben her sabah yine olmazlara uyanıyorum, hani bir şeyi çok istersen olurdu, hani sevdiğin zaman sevilirdin. Hani geceler sadece azap çekenler için uzundu. Ben neden sabah olsun istemiyorum?
           Bir göçmen kuşmuş gönül verdiğim. İlkbaharda uçup geldi girdi gönlüme. Kuruyan otlar yeşerdi, tabiat çiçeğe durdu. Ilık bahar yeli rüyalarımı daha da yaşanılır kıldı. Bir düş ki bitmesin sonu gelmesin! Uyanmak istemiyorum. Sabah olmasın, güneş doğmasın beni rüyadan uyandıracaksa olmasın o sabah. Uyanırsam yaz mevsimini yaşamadan sonbahar gelecek. Rüyalarımdan çıkıp gidecek. Avucumdan uçup beni kışla, beni benle yapayalnız bırakarak çekip gidecek. Kışı hiç sevmem, soğuktan korkarım ben. Kim ısıtacak dondurucu gecelerimdeki yalnız düşlerimi? Kim saracak üşüdüğümde kollarıyla hayallerimi? Ne olur uyandırmayın beni ben rüyalarımda mutluyum.

        Bir gelincikti gönül verdiğim. İncecik bir bedenin üzerinde kırmızı yaprakları ile asaletin mahcubiyetin timsali idi. Hep nazenin, hep çekingen hep kırılgan, hep suskun. Ama bilmedim ki gelincik kendinin farkında değil. Gelincik belki üç dört ay yaşar ama sevenlerin gönlünde her dem can bulur. Ben nerede can bulacağım? Kırılmış dallarımla hangi sarmaşığa beden, hangi yaban hayatına yuva olabilirim, hangi çiçeğe gölge olabilirim? Hazan gelince dökülen yapraklarım hangi çiçeğin tohumunu koruyabilir kış ayazından? Kışın korunmayan gelinciğim baharla yeniden açar mı gözlerini? Müjdeler saçar mı divane gönlüme?

        Bir uçurum kenarında sarmaşıktı tutunduğum. Uzat ellerini  âşık olduğum. Tut ellerimi düşüyorum.  Aşağısı çok derin yarlarla dolu. Ayağım kayacak diye korkuyordum. Bilirsin ben her şeyden korkarım zaten, korkağın tekiyim ben. Ama dur bir dakika; artık korkmuyorum. Sebebini bilmiyorum ama yükseklik korkumu yendim ben. Acaba sarmaşık beni artık tutmaz oldu uçuruma düştüm de ondan mı korkmuyorum? Ey sarmaşık beni tutmaktan vaz mı geçtin? Tut ellerimi düşüyorum!

      Farkındaysan gelincik sen bende hepsin, ben sende hiç olsam da. Zaten tüm canlıları yaratan zaten yoktan, hiçten var etmemiş mi? Sayende aslıma dönüp hiç oldum. Hiçlik yalnızlık demekmiş. Yalnız yaşamaya alışacağım. Ama gelincik seni, seni hep seveceğim. Ve sana kendinin ne kadar değerli olduğunu anlatacağım. Ta ki sen kendi değerinin farkına varıncaya kadar.

        Ben ellerimi uzattım. Sende uzat ki çek beni uçurumdan. Kurtar bu açmaz rüyadan !!!



SAKIN BİLMESİN
Güz  yeline tutuldum uçar giderim,
Gam seline boğuldum dertle  yüzerim,
Reddiyle  yar elinden zehir  içerim,
Onu hala sevdiğimi sakın bilmesin.

Bulut iken yağmur olup yere inerim,
Dere olur, ırmak olur göle dönerim,
Hasretiyle yanıp kara toprağa girerim
Onu hala özlediğimi sakın bilmesin

Maşuk tarafından duyulmuyor sözlerim
Ah, ah  diye hep yar yolunu gözlerim
Gelincikten başka şey görmez gözlerim
Onu hala aradığımı sakın bilmesin

Ben Anlarım..

           Ormanın en güzel yerinde yaşayan bir gelincik varmış. Gelincik o kadar güzelmiş ki bırakın diğer gelincikleri tüm ormandaki çiçekler bitkiler onu kıskanırmış. Çünkü onun güzelliği sabah güneşi gibi tekrar can verirmiş uyuyan doğaya. Her an güzel, her an canlı, her an alımlı imiş. Bir gün bu güzelliğe koca çınar ağacıda tutulmuş. Tutulmuş ama ne tutulma. Sert yapısı ile meşhur olan koca çınar ağacı sanki incecik bir dal gibi salınır olmuş gelinciğin çevresinde. Her zaman olduğu gibi nefret karşılıklı ise sevgide karşılıklı imiş.

Bir zaman sonra gelincikte ilgi duymuş koca çınara. Bu ilgi zamanla sevgiye, aşka dönüşmüş. Bu aşk neredeyse gözlerini kör etmiş. Ne ormandaki başka çiçekler nede başka ağaçlar umurlarında olmamış. Bir yakın bir arkadaşı olan gonca gül uyarmış gelinciği:
 
        - Bak o artık koca bir çınar sen ise gencecik bir gelinciksin neden onu istiyorsun neden onu seviyorsun neden başkası değil demiş.

         Gelincik hiç düşünmeden cevaplandırmış soruyu; 

       - Bak arkadaşım ben dünyada en kısa yaşayan çiçeklerden birisiyim. Benim ömrüm nisan ayı ile haziran ayları arasına sınırlı. Bu sınırlı hayatımı beni seven ve beni en iyi anlayan kişi ile geçirmek istiyorum. Tat kızın dilinden anası anlar dedikleri gibi, o koca çınarı
en iyi ben anlarım. Beni de en iyi o koca çınar anlar.


Çiçeğin Çektiği


           Dervişin biri bir şehirden diğerine yolculuk yaparken ıssız bir yerde ağaç gölgesine oturmuş âlemi seyredip Allahın büyüklüğünü ve yaratıcılığını görüp hamt ediyormuş. Yakınlarında içten içe bir ağlama sesi duymuş. Bakmış ki Gelincik çiçeği kan rengindeki yapraklarını tek tek yolmakta ve gözyaşları dökmekte imiş.

Derviş dayanamamış:

-“Sen ne yapıyorsun kendi kendine neden zarar veriyorsun?”

Gelincik çiçeği,

-“Ne yapayım başka çarem mi var?” demiş

Derviş,

“Nedir derdin, neden çaresizsin”

Gelincik çiçeği,

“Başıma ne geldi ise şu yapraklarım yüzünden geldi, bıktım artık dayanamıyorum”

Derviş,

“Ama neden?” diye sorarak daha da meraklanmış derviş.

Gelincik çiçeği,

“Bizim serçe ile sevgimiz pek bilinmese de, büyük bir aşk yaşıyorduk. Benim normal rengim bembeyazdı. Serçe bana sevdasını anlatamayınca her gün başucumda kanlı gözyaşları döktü. Her damla gözyaşıyla benimde rengim değişti kan kızılı oldum. Bu renk bizim aşkımızın alametidir.”

Derviş,

-“eeeeeeeee”

Gelincik çiçeği,

“Her gelen yabancı beni koparıp evine, yurduna götürmek istiyor. Hâlbuki ben hiçbir yere gitmek istemiyorum, Güzel kalmak değil aşkıma sadık kalmak istiyorum. O nedenle bana güzellik veren yapraklarımı yoluyorum ki güzel görünmeyeyim, beni kimse beğenmesin, aşkım lekelenmesin.”

Derviş,
         
   “Haklısın keşke herkes senin kadar samimi olsa.”  demiş.











       

Hoş geldin

Hoş geldin kelebeğim,
Yaşadığım ormanlar senindir gez doya doya
Gölgemdeki bu pınarlar senindir iç kana kana
Dallarımda yuva yaptım bir hayat sundum sana
Bahar kokulu yüzünü  görmemi çok görme bana

Hoş geldin gelinciğim,
Kuru bir yaprağım düştüm avucuna,
İster al topla beni, koy başucuna,
İster ezmek için at, ayak ucuna,
Sıcacık yüreğinde olmayı çok görme bana

Hoş geldin can dostum,
Koca bir çınarım yaşarım yol üzerinde
ister gel otur, dinlen serin gölgemde,
İster al vur baltayı  acı yok bedenimde
Seni seviyorum demimi çok görme bana

Hoş geldin kankam,
Garip bir yolcuyum sana giden yolu ararım,
Gelinciğe doyamadan karlı dağlara çıkarım
Her yerde beni seven eşiz güzeli sorarım,
Güneş olup sana ulaşmamı çok görme bana

Hoş geldin tertip,
Hoca Çobani her yerde arar sevdiği güzeli
Önünü göremez olmuş sanki gözü perdeli
Gelincikti,kanka oldu şimdi ise tertibi,
Yarın senin odunun olmamı çok görme bana

Hoş geldin ........?
Bir merdiven gibi basamak basamak inmekteyim,
Her iğne batırış ta delik deşik delinmekteyim,
Sevdiğimin gönlünden azar azar silinmekteyim,
Gidince başucumda duayı bari çok görme bana












YIKILMAK

           Ahhh dostlarım ah. Tabi dostlarım varsa! Büyük bir ormanda yaşayan yorgun bir çınar ağacının hikâyesini bilir misiniz? Elbette bilmezseniz, anlatalım o zaman:
          Eskiden büyük bir akarsu kenarında ormanın içlerinde bir çınar ağacı varmış. Bu ağaca bulunduğu bölgede bulunan diğer bitkilere göz kulak olmasını istemişler ormanın ileri gelenleri. Çınar ağacıda etrafındaki bitkilerin arasında huzur sağlanması herkesin ormanın toprağından, havasından suyundan eşit faydalanması için çabalamış. Gün gelmiş diğer bitkileri yağmurdan, çamurdan, selden korumuş. Gün gelmiş kızgın güneşin ısısından korumuş yorgun dalları ve sararmış yaprakları ile. Bu korumayı yaparken severek ve yaptığı işe inanarak yapıyormuş. Sevdiği varlıklarla beraber olmak onlara yardımcı olmak ne büyük mutlulukmuş yorgun çınar ağacı için. Kendince bitkiler arasında ayrım yapmadan yaşıyormuş ormanında. Bazen gövdesini saran ve kurumasına sebep olan sarmaşığa bile sesini çıkarmazmış. Ormanın kuralları ile ilgili hata yapanları affediyor onları anlamaya çalışıyormuş.
          Uzun yıllar bu ormanda görev idraki içinde, yaşadığı yeri ve görevini kanıksayarak yaşamış. Bir gün yorgun çınar ağacının kurumak üzere olan sararmış yaprakları altında göz kamaştırıcı bir güzelliği fark etmiş. Hâlbuki o çiçek uzun zamandır yanındaymış ama yaptığı işten başka bir şeyi görmeyen çınarın gözü nasılsa fark etmiş bu güzelliği. Aman  Allahım bu nasıl güzellik. Ne narin gövdesi ne güzel yaprakları varmış çiçeğin. Kıpkırmızı çanak yapraklar mahcup ve mahzun bir ifadeyle bakıyormuş etrafa. Kırmızı yapraklarının üzerinde ona anlam katan güzellik veren siyah kahverengi benekler varmış. Beneklere bakmaya doyamaz olmuş. Çanak yaprakların dışa değil içe doğru dönük duruşu daha bir güzellik katıyormuş bu ormanlar güzeline. Çanak yaprakları saran taç yapraklar ne kadarda yakışırmış kendisine.
        Güneş doğmasın yeni bir gün başlamasın diyen çınar ağacı gitmiş yerine güneşte neden doğmadı ise diye kahırlanan yeni günün olmasını bekleyen bir çınar olmuş birden bire. Düşünmüş çınar ağacı sen ne yapıyorsun yaptığın doğrumu diye hep kendini sorgulamış. Akılının mantığının söylediğini gönlü kabullenmiyormuş bir türlü. Gönlüne yüreğine söz geçirememiş ne var ki. Gözlerinin önünde hep o güzellik var. Gözlerinin önünde hafif esintide salınan incecik gövde, ya etrafa yaydığı neşe birde çevresine saldığı o muhteşem kokusu, ah o kokusu aklını alırmış koca çınarın. Hayat güzelleşmiş birden bire yorgun çınar ağacı için. Yorgunluğu atmış bıkkınlığı gitmiş enerji dolu bir ağaç olmuş tekrar.

         Yapmaması gerekeni yapmış, yapmış ne yazık ki. Çiçeğin etrafından ayrılamaz olmuş. Çiçeğinde onun yanından ayrılmaması için çareler arar olmuş. Bir gün dayanamamış. Açmış duygularını gelinciğe. Allahım o ne utangaçlık, o ne mahzunluk, o ne mahcupluk, o ne muhteşem bir iffet duygusu. Gelinciğin yaprakları ile beraber benekleri de kıpkırmızı olmuş. Bir şey diyememiş utancından. Çınar ağacı daha çok sevmiş bu güzeli. Çünkü aradığı ari güzellik değil bağlılıkmış. Sevgide sevdada dilin anlatamadığını anlatan gözlermiş.  Gelincik ne dili ile ne gözü ile anlatmış duygusunu. Her şeyi yapraklarının kızarması ile anlatmış  anlayana. Hal dili ile anlatmış halini halden anlayana. Hal dili ile anlatmak saflıktır, hal dili ile anlatmak berraklıktır, hal dili ile anlatmak bir üst perdeden anlatmaktır anlayana. Anlamış koca çınar anlamış anlamasına. Daha da çok bağlanmış ormanlar güzeli gelinciğe. Karşılıksız değilmiş duygusu.
          Ama her zaman olduğu gibi güzellikler ve mutluluklar kısa sürermiş. Bir gün yorgun çınara hadi bakalım senin yerini değiştiriyoruz demişler. Yeter senin burada yaptığın görev, başka yerlerde de çalışman lazım. Böyle bir davranışa hazırmış çınar ağacı. Başına gelecekleri tahmin edebiliyormuş zaten. Bu gidiş önemli değil diye kendini teselli etmeye çalışırmış koca çınar. Ama aslında öyle değilmiş içi kan ağlıyormuş. Sessiz çığlıklar atıyormuş. Ahhhh bu ayrılıklar. Bırakılıp gidilir mi yeni bulduğun yeni sevdiğin gelincik. Gidilir mi bir başına bırakıp sevdiğini? Hani canın kadar seviyordun. Korktun mu sevgiden kaçıyor musun sevdiğinden? Hayır, hayır hayır yüz kere bin kere hayır. Kaçmıyorum ilk defa kaçmıyorum. Gitmekte istemiyorum. Önemli olan gitmek değil önemli olan sevdiğinden ayrı kalmak. Koruyacağına söz verdiğin gelinciğini, sevdiklerini artık koruyamayacak olması onlardan ayrı düşmesi imiş önemli olan. Gecesi gündüzü olan gelinciğini düşünür ne olacak bu çiçeğim korumasız kalırsa diyormuş.
 Gitmiş çınar ağacı başka kırlıklara gitmiş suyu daha az olan bir kırlığa gitmiş. Gitmiş çınar ağacı göz yaşı dökerek gitmiş. Acı çekerek gitmiş. Gözü arkada kalarak gitmiş. Yer değil mi derdi, gelinciğini bırakıp gitmek üzmüş onu. Gelinciksiz yapraklar yeşerir mi? gelinciksiz topraktan gıda alınır mı? Sabahın oluşunu güneşin doğuşunu heyecanla beklemiyormuş artık. Gelinciğim yoksa güneş olmuş yağmur olmuş fark etmez diyormuş. Ahhh gelincik sen suyumdun, sen aldığım oksijendin benim için. Sensiz boğuluyor havasız kalıyorum. Beni bıraktın kaktüsün eline diye sitemler ediyormuş. Gelinciğim neredesin? Uzun gecelerde yanımda sen vardın. Sen duymasan da senle konuşur derdimi sana anlatırdım. Ey sırdaşım, ey ruhtaşım neredesin sensiz yapamıyorum diye üzülür dururmuş. Gelinciğim al eline baltanı vur gövdeme kes beni, yık beni, yak beni ki sensiz bir hayat yaşamak zorunda kalmayayım. Hayata küstüm artık kurudum, çürüdüm yıkıldım artık. Sen yoksan ben de yokum gelincik.
           Gelincik uzaktan da olsa dua edermiş bu yaşlı çınara, duanın her kapıyı açtığını bilerek. O duayı hisseder mutlu olur birazcıkta olsa hayata bağlanırmış. Günahtan ırak bir sevgi için dua edermiş gelincik. Sevgisini aşikâr edemeyecek kadar mahcup gelincik için her şey olan iffetini koruyarak sevmek için dua edermiş. Gelinciğin al al olan yapraklarını daha da kızarak hayalleri ile severmiş gelincik.
          Gelinciğin duasına minnettar bir şekilde hep onu düşünür incecik gövdesini düşünür ayazda karda kışta ne olacak diye de dertlenirmiş bir yandan koca çınar.





















Gelincik Kalmış 

Bulutlar katreyi taşımaz olmuş,
Kanarya ötmez olmuş çınar dalında,
Yaban ele göç etmiş serçe kahve falında
Geride bir tek Gelincik kalmış.

Bir gönül yarası çöktü içime
Yakınlarda ırak oldu sensiz gözüme,
Çiçekler ayrıldı gitti anılarımdan
Hatırımda bir tek Gelincik kalmış.

Sen açma, sen yazma, sen bakma sakın,
Ben ki sana senden daha da yakın,
Bir çınar gidiyor, çok iyi bakın,
Arkada bıraktığı Gelincik kalmış.

Ayrılık vakti gelmişse sevgili yardan
Aklım sende, yüreğim sende kalmış.
Yürek yanar olmuş alev-i kordan
Arkamdan yanmayan  Gelincik kalmış.

Hoca Çobani  derki bu bir masalmış,
Murada eren hep eller olmuş
Çınar gelinciğe hayatın adamış 
Sevdiği bir tek  Gelincik kalmış.







Ne İstediler?
Puslu bir hava ortalığı kaplamıştı. Hava o kadar ağırlaşmıştı ki sanki içinde kurşun yüklüydü.  Buraya gelirken sokaklarda hiç bir insanla karşılaşmamış insanlarda korku herkesi sindirmiş çaresizleştirmişti. Bir adam kuşkuyla etrafına bakıyor, kuşkunun yanında büyük bir panikte yaşadığı anlaşılıyordu. Yakından bakınca adam 45- 50 yaşları arasında hafif saçı dökülmüş üstü başı toz toprak içinde idi. Uzun koridordan koşarak geçiyor etrafında yaralı insanların ölen insanların sayısı belirsizdi. Ne olduğunu anlamak için merkez binaya varıp ana kumanda merkezine bakmalıydı. Her attığı adımda ışıklar onunla beraber yanıyor arkasında sönen ışıklar ise sanki bir zamanın kapandığını gösteriyordu.

Ana kumanda merkezine yaklaştığında ağır ölüm kokusu ile her yeri kaplamış kan kokusundan kurtulmayı umut ediyordu. El parmak uçları ile göz retinasına duyarlı kapı şifresi açıldığında ana kumanda merkezine girmişti. Odanın içindeki tüm monitör ekranlarında dünyanın dört bir yanından yansıyan görüntüler yansıyordu. Her yerde insanlar sığınaklara sığınmaya çalışıyor fakat bazıları sığınağa varamadan can veriyordu. Acaba bu saldırı hangi ülkeden gelmişti. Amerika desen orada da aynı sıkıntılar vardı. Rusya, İsrail, tüm Avrupa ülkeleri aynıydı. Tüm ülkelerde aynı anda başlatılan savaşla dünyada yaşamın sona ermesini sağlamak istiyorlardı. Acaba üçüncü dünya savaşı başladı da haberimi olmamıştı.

Odanın en sağındaki 22 nolu ekrana kilitlendi bir anda. Oda ne şimdiye kadar hiç görmediği bir uzay aracı yaklaşıyordu Kuzey kutup dairesine yakın olan Göröland adasının en büyük şehirlerinden biri olan Godhavn yakınlarına inmektedir. Arka arkaya inen her aracın kapısı açılır fakat ne inen bir insan nede bir cisim vardır. Fakat kapının açılması ile oradaki insanlar kurşun yemiş gibi külçe halinde yere yığılmaktadır. Hiç birinde ne bir yara izi nede kan lekesi vardır.

Neler olduğunu anlamak için diğer ülke televizyonlarına bakıp bir şeyler öğrenebilir miyim diye CNN bakınca Londra’da insanların korku ve panikle kiliselere koştuğunu, Paris’te Newyorkta, Cape Town’da Moskova’da istavroz çıkardığını, İskenderiye’de, Beyrut’ta, İslamabad’da Tahran’da insanların sokak ortasında çaresizce dua ettiğini gördü. Tokyo’da bazı tarikatların topluca intiharı teşvik etmesi ile her yer ceset dolu idi.

BBC nin haberine göre dünyamıza dünya dışı varlıklar el koymuşlardı. Muhabirin ifadesine göre Gelenler Dünyamıza Samanyolu Galaksisi Büyük Ayı Takımyıldızında bulunan iki önemli yıldızından birisi Alioth’un gezegeni olan gaoler’den gelmektedir. Kendi gezegenlerinde bitmek üzere olan hayat için dünyadan cevher aramaya gelirler. Kendi gezegenlerinde olmayan cevheri aramaktalar fakat ne aradıklarını tam olarak kendileri de bilmemektedir. Tüm dünyayı atmosfere girerken saldıkları zehirli gazla kontrol altına almışlar. Onların derdi ölenler değil sağ kalanlarmış. Sağ kalmayı başaranların genetik yapısı incelenip örnek canlı ırkı oluşturacaklarmış.

Duyduklarını anlamaya yorumlamaya çalışıyor fakat bir anlam veremiyordu. Ne yapmalı, nasıl yapmalı sağ kalabilmeli kafasını odaklamaya çalışıyordu. Şu yalan dünyada en sevdiği en değer verdiği çiçeği aklına geldi. Gelincik çiçeği onun için hayatta en vazgeçilmez olandı. Öyleyse böyle bir anda gelinciğinin yanında olmalıydı mademki dünyada hayat sona erecekti o hayat sona erecekse gelinciğin yanında sona ermeliydi. Hiç düşünmeden gelinciğine kavuşmak üzere yola çıktı. Yolda soluk borusunda tıkanıklar oluştu nefes almakta zorluklar çekti.

Aracından inip gelinciğin yanına varınca ancak kendini yere atabildi. Bütün hayatı gözlerinin önünden geçiyordu. Çocukluğundan itibaren her yaşadığı süreç gözlerinin önünden geçiyordu. Her şey bulanıklaşıyor halüsinasyonlar görüyordu. Son bir umutla gelinciğe elini uzattı onu tutarak öptü öptü öptü. Ölüm böyle bir şey olsa gerek diye düşündü. Gözleri kapandı.

          Yüzüne çarpan ılık bir esinti ve yanaklarını okşayan gelinciğin dokunuşları ile gözlerini açtı. Yemyeşil bir alanda idi. Hayatta bu kadar gelincik çiçeğini bir arada görmemişti. Bakınca göz alabildiğince kırmızı gelinciklerin içinde olduğunu fark etti. Kendinin cennette olduğuna inanarak acaba hangi iyiliğim beni cennete ulaştırdı diye düşünürken kulağına gelen bir fısıltı dikkatini çekti.

         Aşığı olduğu gelincik başucunda ağlamakta ve Allaha onu kendine bağışladığı için dua etmektedir. Gelinciğin yaprağından damlayan bir damla kırmızı ıslaklık kendine gelmesini sağladı. Gözlerini iyice açınca gelincik "  Dünyada ki en temiz duygu senin gelinciğe olan sevgin olunca sen ve gelincik haricinde dünyada hayat kalmadı. Uzaylılar aradığı şeyin sevgi olduğunu anlayınca seni bana bağışladılar dedi.





BEN BİR ÇINARIM

Ben bir çınarım,
Dallarım gökyüzüne uzanmış,
Yapraklarım gölge olmuş sevdanın üstüne,
Güneş, yağmur rüzgâr üzmesin seni,
Senin yerine üzülmektir görevim benim,

Ben bir çınarım,
Köklerim derinlere dalmış,
Gövdem yurt yuva olmuş tüm canlılara
Bir gelinciğe kol kanat olamamışım,
Bir sendeki “bene” sözüm geçmemiş benim,

Ben bir çınarım,
Ormanın derinliklerinde,
Yanımda meşe varmış çam varmış kime ne,
Gelincik kalmış bensiz yaban ellerde
Gönlüm gözüm arkada kalmış benim,


Ben bir çınarım
Aşk od'unda yanmak benim kaderim,

Hazan vakti oldu arttı kederim

Ey güzel gelincik, bak sana derim

Beklemek anmak sevmek kaderim benim












En Mutlu Olduğu An  

 Bir sohbet ortamında Koca çınara sormuşlar. Bu hayatta seni en mutlu eden olay neydi diye. Koca çınar ağacı hiç düşünmeden cevaplamış:
        “Çok mutlu olduğum zamanı pek hatırlamam ama en üzüldüğüm en yıkıldığım zamanı unutamam demiş. Gelinciğimi bırakıp gittiğim gün hala gözlerimin önünde. Onu korumasız himayesiz bırakıp gitmek görevimi tam yapamamış olmanın verdiği huzursuzluk hala gözlerimin önünde ve her aklıma gelince hüzünlenir duygulanırım.” demiş.








SADAKAT

Serçe acıkmış, yiyecek aramak için kırlarda dolaşmaya çıkmıştı. O anda karşısına tomurcuğundan hemen az önce çıkmış çok güzel bir gül çıkar. Gül güzelliği ile adeta çevresindekilere hava yapmakta, salınıp durmakta ve herkesin dikkatini üstüne çekmeye çalışmaktadır.


 Serçe

“Boşuna salınma” der içinden, güle,

“Senin güzelliğinin benim yanımda bir anlamı yok. Çünkü benim güzelim sen değilsin. Benim güzelim sadece bana salınır, bana nazlanır. Hâlbuki sen bülbülün aşkısın ama herkese salınıp durursun” der.

Gülün cevap vermesine fırsat vermeden oradan uzaklaşır







Yanmışım,

Yine bir sabaha sensiz uyanmak,
Sensiz bir günde elle boğuşmak,
Sensiz bir akşamda gruba ulaşmak,
Kavrulup aşk ateşinde yanmaktır bana.

Sensiz yaşanılan neyleyeyim bayramı?
Gelincik kaldı şerre mi yorayım hayra mı?
Ellerine tutsak elim, kaybetmişim davamı,
Özgürlük cehennem ateşinde yanmaktır bana.

Bir şehir boğuyorsa sensiz ruhumu,
Her yer çıkmaza sokuyorsa yolumu,
Umutsuzluk kırıyorsa kanadımı kolumu,
Umutsuzluk, senin ateşinde yanmaktır bana.

Hayallerin her daim görünüyorsa gözüme 
Kabuğuma çekilip dönüyorsam özüme
Yüreğim sevdalı itibar etmiyorsa sözüme
Bu sevdanın ateşinde yanmaktır bana.

Ben beni unutmuş, bilmez olmuşum,
Sevdiğimi beninde görür olmuşum,
Yüreğim onsuzken sararıp solmuşum,
Bu solmak yürek ateşinde yanmaktır bana.












Doğum Günü

Bir güzel yürüyor çorak topraklarda, ayın on dördü kadar güzel bir kadın.  Her adımında asalet her adımında sadakat her adımında aşk var. Fakat o da ne her attığı adımda başka farklılıkta var. Bal rengi güneşin kül rengine dönüştürdüğü çorak topraklar her adımında yeşeriyor. Yemyeşil oluyor çorak topraklar. Peşi sıra bereketin sembolü olan yağmuru da götürüyor yanında. Hem yeşeriyor çorak toprak, hem de anında ürün veriyor bereket saçıyor etrafına. Sanki suyun, gökyüzünün ret ettiğini kabullenen toprak ana gibi. Kabulleniyor her yerde reddedilen beni. Sahipleniyor, sarıyor güneşte yanmış bedenimi sarıp koruyor kavurucu çöl sıcağından. Kendi bedeninin sıcaklığında susuyorum. Susuyorum kana kana içmek istiyorum ama....
              Bir garip ateş var gönlümde, yakar ha yakar yüreğimi. Ateşler içindeyim, yanıyorum sönmek bilmiyor ateşim, geçmek bilmiyor dertlerim. Kıvranıyorum her daim. Biliyorum sönmeyecek bu ateş, bitmeyecek bu susuzluk. Mecnunun susuzluğu bittimi ki benim susuzluğum bitecek. Ferhat koskoca Amasya’nın susuzluğu giderdi ama yüreğinin susuzluğunu giderebildi mi? Elbette hayır. O zaman benim susuzluğumda bitmeyecek. Çünkü gönlün susuzluğu yâre kavuşmadan bitmez. Serçenin yâre kavuşması baharla olur derler. Baharda çiçekler açar gelincikler açar gelincik tarlasına döner dünya. Ama yaşlı serçe yaşlı kartallar gibi kendini yenileyebilecek mi? Gagasını kırarak yeni bir hayata başlamasına yardım edecek mi toprak ana. Mevsim şu an bahar değil belki bana.
              Ey gelincik doğum gününde tekrar aç. Aç ki, kuruyan dudaklarım çatlamasın, susuzluğundan dolaşan dilim açılsın, taşlaşan yüreğim tekrar yumuşasın hayata bağlansın senle. Senin doğum günün benim doğum günüm olsun. Hayata bağla beni senle. Ben sendeki bende, beni görürüm. Sen beni görmesen de, sende ki bende.  Elinde ben varım yüzünde ben varım. Hala beni sevmez misin hala açmaz mısın benim için. Yalan dünyanın gerçek sevgisini sunmaz mısın bana doğum gününde?

















İyi ki Varsın!



Baharın müjdecisi kır çiçekleri açmış, ormanın her yerinde harikulade bir renk zenginliği hâkimdir.  Yeni doğan güneş yeni bir günü yeni bir hayatı müjdelemektedir. Uykunun yarı ölüm olduğunu bilen orman halkı seherle beraber yeni günün şükrünü sunmaktadır yaratana.
Çınar ağacının dalına kurumuş otlarla yapılan yuvanın içinde de bir hareket vardır. Annesini bekleyen yavru serçe uçamadığı için karnını doyurmasının annesinin getireceğe yiyeceğe bağlı olduğunu bilmekte ve annesini çok sevdiğini annesinin çok fedakâr olduğunu düşünmektedir. Fakat aç karnını doyurmak için daha çok ses çıkararak annesine yetiş demektedir.
O sırada ağzında yem ile annesi gelir. Yemi küçük parçalar halinde yavrusuna verir. Yavru serçe:
“- Sağ ol anne iyi ki varsın. Sen olmasan biz açlıktan ölürdük. Ama ben bir büyüyeyim gelecek yıl sana da ben bakacağım. Sana da ben yem getireceğim, yem toplamak zorunda kalmayacaksın.”der
Anne:
            “Sağ ol yavrucum sende iyi ki varsın. Şunu bil ki sen seneye bana yem getiremeyeceksin. Çünkü seninde yavruların olacak sen seneye onlara yem vereceksin.”der.

Mutluluğun sırrı: Karşındakinden bir şey bekleme ki hayal kırıklığına uğrama...







Sen Yoktun,
Terk edilmiş bir şehir vardı,
Gökyüzü yaslıydı umarsız dostlara,
Yaz sıcağında yanan, kavrulan
Bir resim tablosu gibi cansız ve çaresiz
Kuruyan bir  çınar  vardı,
Ama sen yoktun

Bir ağaç ağlardı sabaha kadar,
Geceler boyunca sessiz çığlıklar atarak,
Yaşanmışlıklar geçerdi gözlerimin önünden,
Karalanır kirlenirdi bembeyaz sayfa,
Ansızın kaybolan umutlarım, hayallerim vardı,
Ama sen yoktun
 Tüm hayatımı değiştirebilirdin belki,
Şimdi aynalarda eskiyor yüzüm,
Kan çanağı olmuşsa yaslı gözüm,
Gözyaşlarımla ıslandım kapı önünde,
Tam karşımda bekleyen bir hüzün vardı,
Ama sen yoktun,

Omuzlarıma yük değil bu sevda,
Ruhum çizilmiş, kalbim kırılmış,
Ne olmuş sanki beden yorulmuş

Bu dünyada değilse öbür dünyada
Seni umutla bekleyen bir çınar vardı,
Ama sen yoktun.
Yalnızlığımla baş başa kalmışım
Yanımda başkaları varmış ne yazar
Uzak diyarlardan gelmesin çare
Dertlerimle geçen güne yanmışım
Ey Gelincik ayrılırken herkes her şey vardı,
Ama sen yoktun.

Pervane Böceği
           

 Zamanlardan bir zaman çınarın birisi hemen gölgesinde duran bir gelinciğe âşık olmuş. Âşık olmuş ama aşkını anlatamamış. Hep Gelinciğin etrafında döner olmuş. Onun yanından ayrılamaz aklı, fikri onunla meşgul olurmuş.

       Bir süre sonra Gelincikte fark etmiş bu ilgiyi. Masum gelincik gördüğü ilgiden memnun fakat bir o kadarda kaygılanır telaşlanırmış, ya bir gören duyan olursa diye. Bir dayanamayıp Koca çınara:

          -Bırak benim peşimi bak yanacaksın sonra diye uyarmış.

 Koca Çınar:

        -Sen bir ateş gibi gecenin karanlığını aydınlattığın sürece yüreğime ışık verdikçe benim görevim Pervane böceği olup o ateşe atılıp yanmaktır demiş.


Senden Öğrendim
Ben cılız fidandım sarp kayalıkta
Kök olup taşa tutunmayı senden öğrendim
Hicran yarası olsa da aldığım her solukta
Yaprak olup nefes almayı senden öğrendim

Ayazda kalsa ısınmasa da dallarım,
Sevginle donmamayı senden öğrendim.
Kesilse de gövdem, başım, kollarım,
Kalem olup yazmayı senden öğrendim,

Karlı dağlarda koca bir ağaçtım
Tohum olup yeniden doğmayı senden öğrendim
Sevgiden korktum herkesten kaçtım
Sevgiliye bağlılığı senden öğrendim.

Ben karanlıktım aydınlandım şafakta,
Sabah olup ışık vermeyi senden öğrendim.
Senin hayalini aradım köşe bucakta,
Ben arayıp sormayı senden öğrendim.


Ben yazarım ben okurum yar bakmaz,
Bakıp utanıp söylememeyi senden öğrendim,
Hep ağladım lakin gözyaşım akmaz,
Gözyaşı olup süzülüp akmayı senden öğrendim






Yar dedik

Bir eşsiz güzele yar dedik
Yar uçurumdur düşerim dedi
Bir nazenine gönül verdik
Korkuyorum benden uzak dur dedi

        Koca çınar ormanın en güzel çiçeklerinden birisini sevmiş Hem de ne seviş ne gönül veriştir o. Onun sevgisinin derecesini ancak onun kadar seven bilir. Sevmeyen sevgiden sevdadan ne anlar. Sevdiğini gecesinde gündüzünde hayalinde düşünde görendir âşık. Fakat buna rağmen sevdiğini görünce, sesini duyunca dili lal olup konuşamayandır maşuk.
        Çınar sevdiğine isim verir gelincik der. Neden gelincik dediğini de dili döndüğünce anlatır sevdiği çiçeğe. Gelincik bahardır nisan ayında. Gelincik berekettir yaz mevsiminde. Gelincik düğündür obalarda, saç örgüsüdür genç kızların başında. Kara çadırın neşesidir gelincik. Aynı zamanda kara bahtlarında umududur gelincik. Yaşama sevinci ve gökkuşağındaki renklerin bütünüdür gelincik.
        Gelincik nisan ayı ile temmuz ayı arasında yaşar. Bu kadar kısa ömrü olmasına rağmen neden bu kadar belirleyicidir göç hayatını, oba kültürünü. İşte gelincik Anadolu’dur Osmanlıdır dereken anlatılan budur. Önemli olan ne kadar yaşadığın değil bu süreçte neler yaptığındır. Hayatı hayat eden süre değil yaptığın işlerdir. Gelincik kısacık ömrüne Anadolu hayatını şekillerinden bir yaşam sığdırmıştır.
         Ey sarp dağların çiçeği, uçsuz ovaların gelinciği, yaralı gönlümün ilacı sen sana verilen değerin farkında mısın?
         Herkes gül peşinde koşarken neden gelincik olduğunun farkında mısın? Benim niçin gelinciği sevdiğimin farkında mısın?
          Biz sana yar dedik, sevda dedik, Çünkü yar Yaratanı anlatır. Çünkü Yar Yaratandan ötürü sevilir. Çünkü yar iki dünyalık sevilendir. Yar yaz aşkı değil ölümüne kadar sevilecek kişidir. Yar mutlu ise mutlusundur. Yar uzakta da olsa bilirsin ki seviyorsun ve de seviliyorsun. Ey yar söyle sende beni çeken ne var? Ey yar söyle bana beni sana âşık seni maşuk eden sihir ne?












Aradım
           

 Sensiz geçmiyor günler bıraktın gittin,
 Şehrin kalabalığında seni aradım
 Çoklukta yok oldum, tenhada kayboldum
 Gelinciğin kozasında bir beni bir seni aradım.

Gittim yüce dağ başına,
Karda açan çiçeğimi aradım.
Bulutlardan dost edindim kendime,
Şimşekte, gökkuşağında bir beni bir seni aradım.

Susuz kaldım kızgın çöllerde,
Kül rengi kumlarda seni aradım.
Akan su oldum çağıldayan derede,
Kavuştuğu ırmakta bir beni bir seni aradım.

Sabahın seherinde düştüm yollara,
Ufkun kızıllığında seni aradım,
Serçe olup yuva kurdum kuru çınarlara
Duyduğum her seste bir beni bir seni aradım.

Şehir şehir dolaştım Anadolu’da,
İstasyon’da, otogarda seni aradım.
Uykusuz kaldım yaban ellerde,
Ilgaz dağlarında bir beni bir seni aradım.

Gerçek miydi rüyamıydı bilmedim,
Kale kapısında, surlarda seni aradım.
Nice zaman oldu gelinciği görmedim
Gerçekte, düşte bir beni bir seni aradım
.












EN ÇOK KİM SEVER



Bir sohbet sırasında üç dört kadın toplanmış kendi aralarında dertleşiyorlardı. Söz döndü dolaştı evlilik ve eşlerin yoğunluğundan dolayı ilgisizliğine kendilerine zaman ayıramadığına geldi. Birisi

“Benimki beni hiç görmüyor hep iş hep iş diye belirtiyor.”

“Benim adam beni çocukları tamamen unuttu, ihmalkâr biri oldu çıktı” derken bir başkası;

“Nerde o eski aşklar nerde o eski sevdalar, nerede Leyla’sı için çöllerle düşmüş Mecnun. Onun sevgisi şimdi kimde var ki” der. O ana kadar sessizce sohbeti dinleyen çocuk;

 “Anne Mecnun Leyla’yı senin beni sevdiğinden daha mı çok sevmiş!!!








ACEMİ AŞIK

Yüce dağların, sık ormanlarının kuytu bir köşesinde bir serçe yaşarmış. Serçe gençliğinin yeni dönemlerinde çevresindeki herkesle iyi anlaşır, herkese yardımcı olurmuş işlerinde. Kalbinin heyecanla attığı, kanının en hızlı aktığı dönemde kalbini ormanın en güzel çiçeği gelinciğe kaptırmış. Bir kuytuda buluşur muhabbet ederler, birbirlerini doyasıya seyrederlermiş.

Bir gün ormanın kralı aslan serçeyi mağarasına çağırıp, ormanda bir görev vermiş. “Sen şu küçük koruluğu korumakla görevlisin. Bu görevini sakın ha ihmal etme. Bu görev o kadar önemli ki bu koruluğun güvenliği çok önemli. Bu koruluğa başka bölgelerden gelecek saldırıyı görüp herkese haber vermelisin. Herkesin huzur içinde yaşaması senin elinde. Benim en büyük ve en önemli yardımcınsın. Bunu bil ona göre davran. Haa bu arada çiçeklerden de uzak dur ormandaki tüm çiçekler bana aittir. ” Diyerek üstüne basa basa görevini hatırlatmış.

Serçe bu görevden o kadar mutlu olmuş ki gururdan yanına yaklaşılmaz olmuş.

“Ben ki şu ormanın kral yardımcısıyım, ben ki kaplandan, kurttan, tilkiden daha önemliyim. Öyleyse hareketlerime dikkat etmeli kralımı üzmemeliyim.” Der.
Herkesten uzaklaşır. Çok sevdiği gelinciği bile görmez olur. Ama bu sırada Aslan arkadaşlarını sıra ile yemektedir. Ormanda bir huzursuzluk hâkimdir. Fakat serçe bunun farkına çok geç varmıştır. Farkına varmıştır ama gelincik sararıp solmaktadır bu esnada. Gidip gelinciği görmek için cesaretini toplar, varır narin bedenli, kırmızı yapraklı gelinciğin yanına.

Diz çöker, özür diler gelincikten. Gelincik tüylerini okşar gelinciğin fakat bir anda uzaklaşır, geriden bakar serçeye biraz korku biraz endişe dolu bir sesle;

“Sen bu değilsin, sen değişmişsin.”

“Ben yine aynı benim, ben değişmedim”

“Hayır değişmişsin sen. Yüzünde ki saflık kaybolmuş, masumiyet yok olmuş, dünyaya meydan okuyan ışıltılı gözlerin kaybolmuş, yerine ölü mal gibi bakan gözler gelmiş. Senin içinde ki ateş sönmüş, beceriksiz bir heykeltıraşın yaptığı defolu bir sütun gibi bembeyaz olmuş yanakların. Sen genç yaşta yaşlı gibi olmuşsun. Hep gülen dudakların kendinden utanır olmuş, yüzündeki çizgiler artmış sana bir değişik hava gelmiş, bir ağırlık çökmüş. Bir tavşan kadar ürkek bedeninin yerini yaşlı bir deve almış sanki. Güzel bir aygır gömüş tay gibi olan çabukluğunun yerini yaşlı bir kaplumbağa almış. Bu sen değilsin”

Serçe geç fark etmiş durumu hayır değişmedim dese de. Gelincik;

“ Benim sevdiğim serçe bu değildi. Sevdiğine şefkatle, şehvetle bakardı benim sevdiğim. Hâlbuki sen mezar taşına bakar gibi bakıyorsun sen. Bir çiftçi nasıl ki fazla fideyi kökünden söker atarsa bahçesinden seni beni sökmüşsün yüreğinden.”

Her söylenen söz her kelime bir hançer olup saplanmaktadır serçenin yüreğine. Ormanın kralı için yaptığı hatayı fark eder. Gençliğinin en güzel anılarına sahip çıkamadığını, gelincikle beraber kendisine de ihanet ettiğini, yapılmayacak olan en büyük hatayı yaptığını, kopartılmaması gereken çiçeği biricik gelinciği kopardığını, hayatına hoş kokular yayan, ılık meltem rüzgârlarını kendisine taşıyan gelinciği yüreğine hapsettiğini o anda anlar. Ve yüksek sesle bağırır:

“ Beni bağışla, beni bağışla ne olur affet beni bağışla.”

Gelincik gözyaşları içinde oradan uzaklaşır. Serçe ne yapması gerektiğini, kendisini nasıl affettireceğini düşüne dursun.
 
Ey gelincik hikâyenin geri kalanını yazmak sana düştü.














Bıktım Şu Güzellikten


            Cahil ama bunun farkında olmayan adamın biri üstüne bir kaftan alır. Yeni elbisesi içinde kendisini çok farklı, çok alımlı ve bir o kadar da kendini güvenli hisseder. Çevresindekiler cahilin bu tavrından rahatsız olurlar.

         Sohbet ehli birisi,

         "-Acele etmeyin şuna bir oyun oynayalım, aklı başına gelsin." der. Yanına varır adamı övgüye boğar.

          "-Sen ne kadar iyisin. Senin ne kadar kuvvetli kolların bacakların var. Ne kadar alımlı güzel bir yüzün var" der.

         Cahil bu sözlerle böbürlenir hoşuna gider. Duyduğu her sözle gururu kibri kabarır. Hâlbuki o esnada  diğerleri ona fark ettirmeden kaftanının her tarafına pis kokular sürerler, belli kısımlarını da çamur yaparlar. Cahil  Kaftanın giyer. Kibirden ne koku duyar ne çamur görür.

        Yolda yürürken herkes kendisine bakmakta, "Bu ne berbat koku, ne bu çamur deryası adam !" demektedirler. Ama cahil yanındakine şöyle söylemektedir.

         “-Bıktım şu güzellikten gelen geçen bana bakıyor."

 



Ne Olursun Sultanım


Ne olursun aç radyonu SULTANIM
Çalacak şarkıyı tut benim İçin
Şarkının ismi, bestesi önemli değil
Hangi şarkı olsa fark etmez
Önemli değil sözleri,
Aşktan söz etmesi de önemli değil,
Önemli olan benim için şarkı tutman
Benim için kalbinde yer ayırmandır SULTANIM


Ne olursun aç ellerini SULTANIM
Yalvar Allaha benim için
Ne söylediğin nasıl yalvardığın önemli değil
Ben onu sevmiştim demesen de
Benle ben olmuştu beni sevmişti diyerek
Oku başucuma
Benim için başucumda dua etmen önemli SULTANIM

Ne olursun Bir çiçek kopar dalından SULTANIM
Taze olması önemli değil
Taç yaprakları sararmış olması önemli değil
Sadece sapı olan bir sararmış gelincikte olur
Getirdiğin gelincik kokmasa da olur
Koy başucuma
Benim için başucuma gelmen önemli SULTANIM

Ne olursun bir kalem al eline SULTANIM
Aç bir defter sayfasını
Yeni ve temiz bir sayfa olması Önemli değil
Yırtık bir kâğıt veya sigara kâğıdı da olur
Yazdığın yazı okunmasa da olur
Oku başucumda yazdıklarını
Benim için başucumda okuman önemli SULTANIM

Bazı kuşlar erken uçarmış yuvadan SULTANIM
Saf gelmişiz saf gideriz dünyadan
Elini erken tutup seni seveni sevmek gerekirmiş
Bunu da öğrendim
Ama anadan ağır doğmuşuz bir kere
Acele etmek kavuşmak önemli değil
Önemli olan sevmen ve sevdiğini söylemendir SULTANIM








Mutlu Değilim


Çınar ağacı gencecik bir fidanken sürekli hayaller kurar, her akşam ve sabah yaratanına dua edermiş. Her gün sabah günün ışıması ile genç fidan duaya başlar;

            “Allahım büyünce dallarım o kadar güçlü olsun ki insanlar çıkmakta güçlük çeksinler. En yukarıdaki dallarım bulutlara ersin. Ben yukarıdan bakınca tüm ormanı seyredebileyim. Bana en güzel sesli bülbüller gelsin dalımda yuva yapsın her daim aşk şarkıları söylesin. Gölgemde sadece en güzel açan güller yer alsın başka bitki arkadaş falan istemem. O güllerin mis gibi kokan çiçekleri sarı beyaz her renk açan yaprakları olsun.”

            Bu dualar çok uzun zaman devam etmiş. Fakat bir zaman sonra oduncunun birisi kendisini kesmek için vurmuş baltayı. Sese ormancı gelmiş oduncunun baltayı almış oduncuyu da götürmüş oradan. Çınar ağacı çok sevinmiş bu duruma. Ama gövdesi de yaralanmış.

            Zamanla yaralı haliyle büyümüş, etrafında neşe saçan serçeler, kelebekler, arılar uçuşur olmuş. Gölgesinde bir birinden güzel kır çiçekleri açmış. Hele o kır çiçekleri arasında açan gelincik bambaşka imiş. Her gün gelincikle sohbet eder. Hoşça vakit geçirirlermiş. Zaman akıp geçmiş su misali.

            Bir gece düşünde çocukluk yıllarında yaptığı duayı ve hayallerini görmüş. Sabah olunca büyük bir huzursuzlukla uyanmış. Arkadaşlarından arı sormuş;

“Neyin var? Ne oldu?”

“Bilmiyorum mutsuzum.”

Arı;

“Neden mutsuzsun?”

“Genç bir fidanken geleceğe ait hayallerim vardı.” Demiş anlatmış hayallerini ve şimdiki durumunu.

Arı;

“Ama şu anki durumun çok iyi” demiş ama çınar ağacı ilgilenmemiş arının sözleri ile.

Serçeye gitmiş anlatmış hayallerini ve şimdiki halini.

Serçe;

“Kendini boşuna üzüyorsun biz senin yanındayız, bizler seni seviyoruz sen bizim için çok önemlisin!” demiş,
Çınar serçeyi de dinlememiş. Sonra en yakın dostu gelinciğe anlatmış derdini,

“Mutsuzum hiçbir hayalim gerçekleşmedi, ne yöredeki en yüksek ağacım nede dallarımda bülbüller şakıyor. Allah beni sevmiyor, sevseydi isteklerimi bana verirdi,”

Gelincik, bir ah çekerek durumlarının iyi olduğunu bu durularına şükretmek gerektiğini, anlatır ama, dinleyen kim?

“Bak böyle yaparsan hasta olursun kurur gidersin” der, fakat çınar dinlemez, dinlemek istemez,

Her gün bu durumu kara kara düşünürken etrafı ile ilişkisini keser içine kapanır. Mutsuzluğu daha da artar. Sonunda sağlığı da bozulur. Yapraklar sararmaya dallar kurumaya doğru gider. Ama bu durum hiç umurunda bile değildir. “Neden hayallerime kavuşamadım, Yüce Yaratan beni neden sevmemektedir.”

Böyle bir ruh halinde iken rüyasına bir melek girer. Ne olduğunu Allahın izni ile bilmesine rağmen sorar;

“Nedir bu halin, ne oldu sana?”

Çınar ağacı anlatır uzun uzun her şeyi dilinin döndüğünce. En son derki;

 “Allah beni sevmiyor sevseydi gerçekleşirdi hayallerim. Kabul olurdu dualarım”

Melek;

“Allah seni seviyor ve tüm dualarını da biliyor kabul etti.”

Çınar;

“Madem biliyor neden hiçbir isteğim gerçekleşmedi? İstediklerimi neden vermedi?”

Melek;

“Allah yarattığı varlığın geleceğini düşünür. Ona görevler yükler. Sen o görevleri yerine getirdin mi? Hem Allah seni o kadar seviyor ki senin istediğinden bile fazlasını verdi sana.”
Çınar;

“Rabbim benden ne ister?”

Melek;

“İçinde bulunduğun duruma şükretmeni ister. Ormanda açıkta kalan yurtsuz yuvasızlara yurt olmanı ister. Gölgende barınanlara daha sevgiyle şefkatle ilgilenmeni bekler. Hem Allah seni sevmeseydi seni kesmeye çalışan oduncuya engel olur muydu? Şunu bil ki senin hayır bildiğin şeyde şer, şer bildiğin şeyde hayır vardır.”









Gün Senin
Gün senin Kelebeğim uç uçabildiğin kadar
Gönlümün kapıları açık gir girebildiğin kadar
Sen bir sevda kelebeğisin gönül dünyamda,
Kalbini aç sevgiye, sev sevebildiğin kadar.
 
Gün senin Gelinciğim, aç açabildiğin kadar
Baharın yeni başladı, kok kokabildiğin kadar
Sen yaşam kaynağısın çınarın gözünde
Kuru ağaca hayat ver, yaşat yaşatabildiğin kadar.
 
Gün senin meleğim yaz yazabildiğin kadar
Kutlu gününde duayı sevabı al alabildiğin kadar
Allah yaratmış, özenmiş, ayın on dördü kadar güzel
Mutlu ol kankam, sevin sevinebildiğin kadar.
 
Gün senin güneşim doğ doğabildiğin kadar
Karanlık dünyayı aydınlat aydınlatabildiğin kadar
Kuru bir kütüğüm, tomruğum küçük bir kırda
Çöl ortasına at yak beni, yak yakabildiğin kadar





























SEVEN GÖNÜL GÜZEL GÖRÜR

Bir zamanlar iki kadın oturmuş gün günlük hayatın sıkıntılarından çoluk çocuğun yaptıklarından geçim sıkıntısından konuşup duruyorlarmış. Kadının birisinin kocası gelmiş. Kocası gelen kadın, eşinin peşinden kalkıp eve girerken komşusu:

“Aman komşum ne bulursun şu adamdan, bu adam düpedüz şelek (Şaşı)” demiş.

“Komşum sen yüzünü, gözünü bilirsin. Ama ben ise onun özünü bilirim. Evine, eşine, çocuklarına bağlı harika bir adam. Sana şelekse bana melek.”

Deyip sevgiyle evine girmiş.







Gidiyorum…


Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Tenim çöl kumu rengine döndü,
Bir sen bana dönemedin,
Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Kan çanağı oldu ağlamaktan gözlerim,
Yaşları bir sen silmedin,
 Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Çınar ağacı sarardı, soldu, döktü yapraklarını
Kuruyan çınarı bir sen görmedin,
Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Batan güneş gibi arkamda bıraktığım kızıllığı,
Geceler oldu bir sen bilmedin,
Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Sana hayaller anlattım geceler boyu
Hayalleri bir sen duymadın,
Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Bana gözlerinle çok şey söyledin ama
Gitme kal, bir seni seviyorum demedin,
Söyle, söyle beni hiç mi sevmedin?

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Sevgimi, yüreğimi, alıp bu elden gidiyorum,
Senden kaçıp ve fırtınalar ülkesine sığınacağım 

Gidiyorum;
Gidiyorum iki gözüm,
Sana sığınmaya gidiyorum.
Demirleyecek liman sende,
Fırtınadan kaçıp, yine sana gelmek istiyorum
Çünkü seni çok, çok seviyorum,








     Hal Dili    


Anadolu’nun en güzel çiçeğidir gelincik, semboldür gelincik, müjdedir gelincik. Sevdadır gelincik aşktır gelincik. Gelincik aşksa eğer her şeydir o zaman. Candır canandır canı can yapan. Gelinciğe gönlünü kaptıran serçe böyle düşünmektedir. Her sabah uyanır uyanmaz gözünü gelinciğin yanında açmakta ve gelinciğe "SENİ SEVİYORUM, SENİ SEVİYORUM" diye seslenerek uyandırıp yeni güne güzel başlamasını sağlamaktadır. Günler gelinciğin ayanında ne güzel geçmektedir. Yanında olmadığı zaman da hep onu düşünmekte onunla ilgili hayaller kurmaktadır. Hayat ne kadar güzeldir gelinciğin yanında. Sanki önce hiç yaşamamış hayatı boş geçmiştir. Sevgiye aç hayatın boş geçtiğini anlamıştır ama geç anlamıştır serçe. Geçte olsa hayatının sebebi olarak gördüğü serçeye her fırsatta sevgisini söylemekte hep sevda şarkıları mırıldanmaktadır.

          Serçe aşkını söylemekte kendini ormana verip kaybolmaktadır bazen mecnun misali. Serçe söyler ama gelincik bir gün olsun söyleyemez serçeye olan ilgisini sevgisini. Serçe dayanamaz sorar gelinciğe:

         "Beni seviyor musun, seviyorsan sevdiğini söyle. Söyleyemezsen sevdiğini, bana olan ilgini söyle o zaman. Bende bileyim ben kimim? Senin neyinim"

            Boynunu büker gelincik ses vermez veremez, sevdiğini söylemek ayıptır bu ayıbı işlemek istememektedir. Geleneklerimize göre örfümüze göre kadın sevdiğini söylemez söyleyemez. Suçtur günahtır. Böyle bir algı böyle bir anlayış vardır Anadolu’nun. Ahhh Anadolu ah sen nice aşkları gömdün bağrına nice büyük aşklar ayıp günah diye ortaya çıkamadı.

           Aslında gelincikte sevmektedir serçeyi hem de serçeden bile daha çok. Hep söylemektedir gelincik serçeye sevgisini kendi dilince. Sessiz çığlıklar atmaktadır, günler geceler boyunca. Ama bu sessiz çığlığı ancak hal dilinden anlayan duyar. Hal dilinden anlamayan ey sersem serçe neden suçlarsın gelinciği. Bilmelisin aslında gelincik beyaz, bembeyazdır. O hicabından utancında kızarmıştır. O günden sonra yaprakları kıpkırmızıdır. Söyleyemediği aşkının ispatı olarak.


















Kurur muydum?

Gittim artık,  seni bırakıp gittim Sultanım
İster miydim gitmeyi bir sorsaydın Sultanım
Elimde olsaydı sensiz bir hayat yaşar mıydım
Kurur muydu dallarım, senle olsam  Sultanım

Yıkıldım artık sarardı yapraklarım
Çaresizlik denizinde kulaç atıyorum
Yıkıldım artık kurudu koptu dallarım
Elimde olsa kurur muydum Sultanım



 


DİLİ TUTULAN AŞIK

Halk arasında en çok bilinen aşk hiç kuşkusuz Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, Gül ile Bülbülün aşkıdır. Bunlar kadar büyük aşk yaşanmamış mıdır yeryüzün de?

Elbette yaşanmıştır, ama aşkını kalbine gömmüş, anlatamamıştır derdini kimseye. Anlatılamayınca dillere düşmeyen büyük aşklardan biriside Gelincik ile Serçenin aşkıdır.

Madem bu kadar büyük biz neden bilmeyiz bu aşkı?
Aşkı bilinen kılan başkalarına anlatmak değil midir? Ama anlatılmamış bu aşk.
 
          Bir gün kırlarda gezen Serçe sabahın seherinde güneşle birlikte açan ince yapılı narin zarif bir çiçek görür,   bu bir gelin çiçeğidir. Görür görmezde yıldırım çarpmışa döner. Etrafında gün boyu dolaşır, inceler gönlünü çeleni.
 
       Çiçeğin  de dikkatini çekmiştir. Çevresinde  mahcup sıkılgan şekilde dolaşıp duran serçe. Serçenin kendi etrafında dönmesinden hem memnun, hem de mahcuptur.

Günler geçer serçe tam bir tutkuyla bağlanır. Aşkını söylemeye çalışır, ama gel gör ki gelin çiçeği cevap veremez utanır, kızarır. Çünkü Gül ile bülbül gibi dillere düşmek istememektedir. Dile düşen, herkesin yanında anlatılan aşkı zayıflık hatta şikâyet eder gibi görmektedir.
 
          -"Şikâyet edilen aşk olur mu hiç, aşktan şikâyetçi olunabilir  mi?" Diye düşünür.
 
          -"Hiç aşk acısını anlatıp ta, ağlayan sızlayan aşk ve âşık yüce olur mu? Yüce olmayan aşk meşhur olsa ne olur?"

Serçe aşkını bağırıp çağırıp adına türküler yakmak istemektedir güzel sesiyle, ama ince narin sevgili buna engel olmaktadır her defasında. Serçe şiirler yazar maniler düzer sevgilisine ama söyleyemez.

Uzun zaman sonra çiçekten olur çıkar 

          -"Anlat aşkını bana" der.
 
          Uzun zamandır susma orucunda olan serçe iştahla, şevkle ortaya çıkar ama bu dağ lalesine bu gelin çiçeğine tek şey söyleyebilir

-cik cik cik.

Bütün dünya durmuştur, âlem susmuştur bu aşkı dinlemek için ama ne yazık ki ses yok olmuştur. Gelincik üzüntüden yapraklarını döker, sararır solar.

          Birçok kuş göçmen hayatı yaşarken serçe göçmenin aşkına ihanet olacağını düşünür. Yaz kış demeden aşkını ilk gördüğü kırda bekler belki yeniden hayat bulur, canlanır gelin çiçeği.






















Ne İle Yazdın?
             
Dağların mahzun kızı kendisi gibi kırılgan, alıngan serçeye gönlünü kaptırmış. Serçe hiç durmadan konuşur aşkını anlatır, gelinciğe uzak diyarlardan aşk masalları anlatırmış. Bu sözleri duymak hiç kuşkusuz gelinciği de mutlu edermiş. Uzak ormanlardan mutluluk ve ibret öykülerini serçeden dinlemek, zaman mekân kavramını yok edermiş gelinciğin. Her âşık gibi serçede sitem edermiş bazen.
 
             "Neden sende bir şeyler söylemiyorsun? Yoksa beni sevmiyor musun? Aşk dediğin paylaşmak değil midir? Sevdiğine Seni seviyorum demek değil midir?" diye söylenir dururmuş.

             Hâlbuki cananını gören can bedende kalır mı? Bedende can kalsa bile, başta akıl kalır mı? Ey sersem serçe sen aşkı ne bilirsin. Bilsen böyle sitem eder misin? Ey akılsız minik canlı bilmez misin gelincik seni görünce kendinden geçmekte, mest olmaktadır. Sana söylemek için düşündüğü kelimeler uçup gitmekte rüzgâr gibi, akıp gitmekte sular gibi.
 
             "Bende akıl mı kaldı ki sana aşkın öykülerini anlatayım."diye düşünür gelincik. Sevgisini mektupla yazmaya karar verir. Lal  olmuş dili ile anlatamadıklarını yazı ile anlatacaktır. Yalnız bulup anlatamadığı içinde patlayan volkanı yazıya dökecektir. Ama onu da istemez, başka bir şekilde anlatmalıdır sevdasını. Farklı olsun unutulmaz olsun istemektedir anlattıkları.

               Yazar sevgiliye mektubu anlatır meramını. Bu öyle bir anlatıştır ki ancak hal dilinden anlayan bilir, ey garip serçe. Elbette bilmezsin gelinciğin yanaklarının neden al al olduğunu. Bu öyle bir anlatıştır ki seni görünce baştan çıkan akıl kanını daha hızlı akıtmakta vücudunu ateşler basmaktadır. Yanaklarını kan bürümekte, yanaklar kan kızılı olmaktadır.

             İşte sevdiğini sanan garip yaratık sevgi böyle anlatılır. Değişerek beyaz yaprağını kan kızılı yaparak anlatılır sevgi. Kuru kuru seni seviyorum diyerek değil. Hal dili ile anlat sevgini kolaysa, sızlanarak değil.

            Gelincik sevgisini sevdasını aşkını kan ile yazdı. Sen ne ile yazdın a garip kuş





Ömür Dediğin
          Gelincik Serçeye sormuş: "Bunca ömründe ne öğrendin?"
 
Serçe;
          "Ömür dediğin üç gündür. Dün, dün bitti gitti. Yarın, yarına ulaşacağımız meçhul. Geriye kaldı sadece bugün. Bu günü layıkıyla yaşamayı öğrendim" demiş.

Gelincik;

           "Pekâlâ, layıkıyla nasıl yaşayabiliriz o zaman?"

Serçe derin bir ah çektikten sonra;

"Bak iki gözüm önceleri tüm insanlar birbirini severse savaş olmaz huzur olur diye düşündüm, tüm insanlara sevgiyi öğretmeye çalıştım. Ama başaramadım. Baktım ki olmuyor, ülkem insanları için çabaladım, başaramadım. Şehrimin insanlarına sevgiyi öğretmeye çalıştım, başaramadım. Mahallemde başaramadım, sokağımda başaramadım, evimde denedim başaramadım.  Baktım ki asıl düzelmesi gereken, asıl sevgiyi öğrenmesi gereken benmişim. Bunun farkına vardığım gün sevmeye başladım."

            "İşte gördün Ömür dediğin bu günkü sevgidir."
             














Kalp Ülkesi

 
            Bir gün can ile canan bir araya gelmişler. Hiç konuşmadan özlem gidermekte, gözlerle hasbıhal etmektedirler. Ama bir süre sonra Canan (sevilen), Can kuşunun sevgisinden şüphe etmekte bir başkasına da gönül vermesinden kuşku duymaktadır. Dayanamaz  kuşkusunu birazda iğneleme ile dile getirir.

        "-Sen deve dikenini de seviyor muşun doğrumu?" der. Âşık maşukuna şu cevabı verir:

           "-Kalpteki sevgi ülke yönetimine benzer. Nasıl ki bir ülkeyi iki padişah birden yönetmeye kalksa kargaşa çıkarsa ve yönetilemezse, bir kalpte iki sevgi birden yer almaz."          


   

 




Çınar Ağacı



            Büyük bir derenin kenarında çınar ağacı varmış. Bu koca çınar ağacı yıllarca çevresindeki bütün hengâmeye rağmen yalnız kalmış, kendini yalnız hissetmiş. Çok zaman sonra çınar ağacının dallarına bir kanarya yuva yapmış. Herkese uzak duran kimseyle bir şeyini paylaşmayan çınar ağacı kanaryaya ısınmış, hatta onu sevmiş. Onun varlığından neşe bulmaya hayat bulmaya başlamış.

             Kanaryayı o kadar sevmiş ki dalları ile onu korumaya ona yurt yuva olmaya çok alışmış. Her seher vakti hafif esintilerle onu uyandırmış, öğlenin sıcağında onu güneşten korumuş.  Akşamları yaprakları ile onu soğuktan yağmurdan korumuş ve korumaya ant içmiş. Dallarının her sallanışı ile  kanaryaya şarkılar söylemiş, şiirler okumuş. Onunla vakit geçirmek o kadar hoşuna gidiyormuş ki her şeyi unutabiliyormuş yanında kanarya olunca, kanarya ile hasbıhal edince.

            Ama bu hasbıhal bizim bildiğimiz şekilde değilmiş. Hep çınar konuşur, kanarya susarmış, hiç ses etmezmiş. Yine de umursamazmış bunu çınar ağacı. Yeter ki kanaryası yanında olsun. Başka ne ister hayattan.

            Belli bir süre sonra bahçenin sahibi belli bir yılın üzerindeki ağaçları kesmeye karar vermiş. Kesilen ağaçları tomruk yapıp o şekilde değerlendirecekmiş. Gün gelip gitme vakti gelince:

             "Kanarya gitmeni istemiyorum,  ne olur burada kal, seninle vakit geçirmek hoşuma gidiyor." demiş, ama

       "Seni seviyorum gitme!" dememiş.

       Çınar ağacı da hiç gitmek istemiyor ama bahçe sahibinin kararını değiştiremeyeceğini de biliyor. Çaresizce gitme vaktini beklerken kanaryanın neden,

       “Seni seviyorum gitmeni ondan istemiyorum!" demediğini, diyemediğini merak edermiş.

























Sarhoş


Kanarya aşk sarhoşu olmuş, yerlerde eşinmektedir. Bir taraftan eşinmekte bir taraftan da kendi kendine bir şeyler mırıldanmaktadır. Herkes onun bu haliyle alay etmekte hor görmektedir. Onun bu halini gören dostlarından biri:

“Hayırdır dostum ne eşelenirsin, yerlerde ne aramaktasın ?” der

“Ben mi, sevgilimi arıyorum. Gönül çelenimi arıyorum. Yürek hırsızını arıyorum.”

“İyi de sen benim bildiğim bir ulu çınara âşıksın. Onu neden yerlerde arıyorsun? Yoksa aşkını toprağa mı gömdün ?”

Derin bir ah çeken kanarya;
  
“Elbette benim cananım toprakta değil, aşkımı ne kalbime ne de toprağa gömdüm. Ama ben onu her yerde ararım. Onu o kadar sevdim ki yaratanın yarattığı her şeyde onu görürüm. Yerde onu görürüm gökte onu görürüm. Ben her şeye onun nazarı ile bakarım.”